Yiyeceklerimiz
ve kanımız arasında, genetik mirasımızın getirdiği, kimyasal bir reaksiyon
oluşur. Yirmi birinci yüzyılda bile, bağışıklık ve sindirim sistemlerimizin,
atalarımızın tükettikleri gıdalara daha eğilimli olması, şaşırtıcıdır. Bunun
nedeni 'lektin' adı verilen faktörlerdir. Lektinler, gıdalarda çeşitli
biçimlerde ve bolca bulunan proteinlerdir ve kanı etkileyen, yapıştırıcı
özellikleri vardır. Lektinler sayesinde doğada bir organizma diğerine kendini
güçlü bir biçimde yapıştırabilir. Birçok tohum ve hatta bağışıklık sistemimiz
bile bu süper yapıştırıcıyı kendi yararına kullanmaktadır. Örneğin karaciğer
safra kanallarımızdaki hücrelerin yüzeylerinde, parazit ve bakterilerin
yapışmalarını engelleyen lektinler vardır. Bakteri ve diğer mikropların yüzeylerinde
de vücudun kaygan mukoza çeperlerine yapışabilmeleri için vakum fincanları gibi
çalışan lektinler bulunur. Büyük sıklıkla virüs ve bakteriler tarafından
kullanılan lektinler kan grubuna özel olabilirler ve bunlar o kan grubundaki
kişiler için daha yapışkan bir problem oluşturabilirler.
Ve
bu gıdalar için de böyledir. Basitçe söyle denebilir; kan grubu antijeninizle
uyumsuz protein lektinleri içeren gıdalar yediğinizde, bu lektinler vücudun
karaciğer, mide, beyin, böbrek vs. organlarına yönelir ve bu bölgelerde kan
hücrelerinin ağdalaşmasını sağlarlar.
Bir
çok gıda lektini, diğer gruptakini düşman olarak görmek için, belli bir kan
grubu antijenine çok benzer özellikler içerir. Örneğin süt B benzeri bir
özelliktedir. Eğer A grubu kana sahip bir kişi süt içerse, kişinin sistemini
reddederek, ağdalaştırma işlemini başlatır.
İşte
size lektinlerin nasıl yapıştırdığına bir örnek: Diyelim ki A grubu biri, bir
tabak lima fasulyesi yedi. Lima fasulyeleri midede asit hidrolizi yöntemiyle
sindirilebilir. Ancak, lektin proteini hidroliz işlemine tepki verir.
Sindirilemez ve dokunulmamış bir biçimde midede kalır. Doğrudan mide çeperi
veya bağırsak sistemi ile etkileşebilir. Veya sindirilmiş lima fasulyesi
gıdalarıyla birlikte kan akışımıza karışabilir. Değişik tipte lektinler farklı
organlarımızı ve vücut sistemlerimizi hedef alırlar.
Lektin proteini bir kez vücudumuzun bir
yerine yerleşirse, o bölgede tam bir mıknatıs gibi çalışır, sanki vücuda
yabancı hücrelermiş gibi hücrelerin yok edilmeleri için kümelenmelerine sebep
olur. Bu kümeleşmeler örneğin karaciğerde siroza, bağırsaklarda iç bağırsak
sendromuna ya da böbreklerde kan akışının durmasına neden olabilirler.
Bazı bilim insanlarının ortaya attığı bir teoriye göre, insanlığın gelişim süreçleri içinde insanoğlu, varolan sert doğa koşullarının oluşturduğu, yeni yaşam koşullarına uyum sağlayabilmek ve insan soyunu devam ettirebilmek için bazı biyolojik değişimler geçirirken, kan yapılarında da bir değişim oluşagelmiş ve bugün karşımıza çıkan, çeşitli kan grupları, zamanla bu değişimin sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmıştır.
Nasıl ki, insanların parmak izi, dudak izi, sesi çok yakınlık gösterse bile, kesinlikle birbirine benzemez; aynı şekilde, insanların beslenme tarzları da, bunun gibi farklı farklı özellikler gösterir!.. Bu varoluş, farklı bedenlere sahip olan insanoğlunun farklı şekilde de beslenmelerini zorunlu kılar. Bu yüzden, insan kanının onun yaşamında yer alan önem derecesini çok iyi bilmek, onun gerekliliklerini de yerine getirmeye çalışmak; bilimden ve sağlıktan yana olan insanlar için elden geldiğince, bir kaçınılmazlığı da beraberinde getirmektedir...
Bu yaklaşımın toerisyen ve uygulayıcılarından Peter. J.Adamo, ''Eat Right Four Your Type'' adlı çalışmasında , konuya özetle şöyle bir yaklaşım getirmiştir: ''
Kısa bir özetle açıklamaya çalışırsak, şöyle diyebiliriz: Kan gruplarına uygun şekilde beslenen insanlar, aldıkları gıdaları daha kolay sindirmişler, hazımsızlığın getirdiği bir takım semptomlardan kurtulup kendilerini daha rahat hissetmişler, daha rahat nefes alıp vermişler, daha güzel bir uykuyu uyumuşlar, kısaca rahatlamışlardır... Doğal ki bu rahatlamanın arkasında bazı önemli nedenler vardır ve kabaca biz şimdi bunu öğreneceğiz ...
Bugün tükettiğimiz yiyeceklerle, kanımız arasında, bilindiği kadarıyla, on binlerce yıl öncesinden gelen genetik mirasımıza dayanan bir kimyasal tepkime oluşmaktadır... Ve XXI. Yüzyıl'ın içinde olduğumuz bu günkü zamanlarda, metabolizmamızın ve bağışıklık sistemimizin, o günkü atalarımızla aynı gıda tüketimine yatkın olması da oldukça ilgi çekici bir durumdur!... Bunun asıl nedeni ise, lektinler'dir... Tükettiğimiz gıdalar içinde çeşitli formlarda karşımıza çıkan bu ''proteinler'', kanımızı etkileyen, yapıştırıcı bir özelliği de bünyelerinde barındırırlar!... Ve gene bu lektinler, kandaki organizmaların diğerlerine yapışmasına da katkı sunarlar... Bu katkı, niteliksel olarak, kan grubu antijeninize göre, farklılıklar gösterebilir... Sonuç bazen olumlu yönde olduğu gibi bazende olumsuz olabilir!... Basitçe söylersek, örneğin; domatesdeki lektinler bir gruba yarar sağlarken, bir başka kan grubuna zararlı olabilir... Kuru fasulye, midede asit hidroliziyle sindirilebilir; ancak lektin proteni bu sindirime tepki verip sindirimi engellediği gibi, doğrudan mide ya da bağırsak çeperini olumsuz bir şekilde etkiliyebilir. Bazı antijenlerde ise, sindirilmiş bu proteinler kana karışabilir... Lektin proteini, vücutta bir bölgeye yerleşirse, orda mıknatıs gibi işlevlenerek, o bölgede yabancı hücreler varmış gibi hareket etmeye onları yok etmek içinmiş gibi bir kümeleşmeye başlarlar! Bu maksatı aşan kümeleşmeler zarara dönüşerek örneğin; karaciğerde sirozlaşmaya, bağırsaklarda bir sendrom oluşmasına veya böbreklerde kan akışında sorunlara neden olabilirler!... Çok tehlikeli bir örnek de, ''Bulgaristan İçin Gizli Makaleler yazarı'' o günün rejim muhalifi Georgi Markov'un gizli servis tarafından, 1978'de Londra'da , bacağına atılmış, ''risin'' emdirilmiş, minik altın bir saçma ile öldürülmesiydi!... Bu mini boncukdaki risin, bir fasulye türünden elde edilmiş, zehre dönüşmüş, çok çok güçlü bir lektindi... Risin o denli güçlü bir yapıştırcıydi ki, saplanan bölgedeki alyuvarlarları ''hızla'' birleştirerek damarın tıkanmasına neden oluyordu. Ve sonuç, çok hızlı bir ölümdü!...
İnsanoğlu, aldığı yiyeceklerden, biraz da bağışıklık sisiteminden dolayı böyle tehlikelerle karşı karşıya kalmasa da, gıdalardan aldığı lektinlerin % 95'ini vücuttan dışarı atsa da, yediğimiz lektinlerden % 5 civarındaki kısmı, vücudumuzda, al ve akyuvarlarlarımızla etkileşime girip, onların bir kısmını nötr hale getirip dolaşım sistemimize ulaşırlar... Bazen sindirim sisteminde güçlü etkiler yaratıp örneğin; bizim gıda allerjisi sanacağımız bağırsaklarda şiddetli iltihaplanmalara neden olabilirler!.. Buğday ve diğer tahıllarda bulunan glüten de, O grubu başta olmak üzere, ensülinin etkisini azaltacak ayrıca ince bağırsağın çeperlerine yapışarak ciddi iltihap ve ağrılara neden olan bazı zedelenmelere yol açabilecektir!... Bu tür tepki veren kan grubunda, az bir miktarda lektin bile, çok miktarda hücreyi yapıştırma yeteneğine sahip olabilir... Önemli bir örnek olarak da, sinir dokularının, aldığımız gıdalardaki lektinlerden olumsuz bir şekilde etkilenebildiğini önemle söyliyebiliriz... Artrit hastalığı olan birçok kişi, domates, patlıcan ve beyaz patates yemeyi kestiklerinde, bu önlemin kendilerine çok iyi geldiğini belirtmişlerdir!... İlginçtir; diz eklemlerine mercimek lektini enjekte edilen bir tavşanda, romatoid artrit özellikleri taşıyan bir artrit oluştuğu gözlenmiştir!..
Bu yüzden yediğimiz gıdaları, kan grubumuza göre düzenlemeye çalışırsak, kısa ve uzun vade de, birçok olası sağlık sorununu da aşmış olabiliriz... Birçok yaygın enfeksiyonlardan uzak kalabiliriz. Bedenimizi, toksinlerden ve gereksiz yağlardan kurtarıp, kendiliğinden kilo vererek, ruhsal ve fiziksel daha güçlü olma şansını yakalabiliriz. Başta kanser olmak üzere, kalp, dolaşım sorunları, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, karaciğer sorunlarıyla daha iyi mücadele edebiliriz. hormonlarımızın vücutça düzenlenmesine dolaylı katkı sunabiliriz. Hücre parçalanmasını yaratan birçok sorunu aşabileceğimizden, yaşlanmayı da yavaşlatabiliriz!...
Bu örneklemeler bizim varolan beslenme kültürümüze karşı bir darbe olarak algılanmamalı, farklı tepkilerle de tu kaka alışkanlığı içinde, değerlendirilmemeye çalışılmalıdır!... Bizi bu zararlı lektinsel etkilerden kurtarmaya çalışacak, sabitlenmiş bir yemek , bie beslenmeformülü de size sunulmamakta, farklı bir beslenmeye geçmenizde telkin edilmemektedir... Ancak, yediğimiz yiyecekleri, kategorize ederek, kan grubumuza göre, bizim varolan yiyecek kültürümüzden kopmadan dikkatli bir beslenmeye (baskıcı olmasın diye diyet demek istemiyorum) yönelmeye çalışmamızda da sağlığımız için çok önemli yararlar vardır...
Bu tür uygulamayı da, atalarımızdan evrimsel olarak alıp taşıdığımız ancak tanımadığımız, hücrelerimizde gizlenmiş, kayıtlanmış doğrulara da ulaşabileceğimizin bir formülü olarak görüyoruz.
Nasıl ki, insanların parmak izi, dudak izi, sesi çok yakınlık gösterse bile, kesinlikle birbirine benzemez; aynı şekilde, insanların beslenme tarzları da, bunun gibi farklı farklı özellikler gösterir!.. Bu varoluş, farklı bedenlere sahip olan insanoğlunun farklı şekilde de beslenmelerini zorunlu kılar. Bu yüzden, insan kanının onun yaşamında yer alan önem derecesini çok iyi bilmek, onun gerekliliklerini de yerine getirmeye çalışmak; bilimden ve sağlıktan yana olan insanlar için elden geldiğince, bir kaçınılmazlığı da beraberinde getirmektedir...
Bu yaklaşımın toerisyen ve uygulayıcılarından Peter. J.Adamo, ''Eat Right Four Your Type'' adlı çalışmasında , konuya özetle şöyle bir yaklaşım getirmiştir: ''
Kısa bir özetle açıklamaya çalışırsak, şöyle diyebiliriz: Kan gruplarına uygun şekilde beslenen insanlar, aldıkları gıdaları daha kolay sindirmişler, hazımsızlığın getirdiği bir takım semptomlardan kurtulup kendilerini daha rahat hissetmişler, daha rahat nefes alıp vermişler, daha güzel bir uykuyu uyumuşlar, kısaca rahatlamışlardır... Doğal ki bu rahatlamanın arkasında bazı önemli nedenler vardır ve kabaca biz şimdi bunu öğreneceğiz ...
Bugün tükettiğimiz yiyeceklerle, kanımız arasında, bilindiği kadarıyla, on binlerce yıl öncesinden gelen genetik mirasımıza dayanan bir kimyasal tepkime oluşmaktadır... Ve XXI. Yüzyıl'ın içinde olduğumuz bu günkü zamanlarda, metabolizmamızın ve bağışıklık sistemimizin, o günkü atalarımızla aynı gıda tüketimine yatkın olması da oldukça ilgi çekici bir durumdur!... Bunun asıl nedeni ise, lektinler'dir... Tükettiğimiz gıdalar içinde çeşitli formlarda karşımıza çıkan bu ''proteinler'', kanımızı etkileyen, yapıştırıcı bir özelliği de bünyelerinde barındırırlar!... Ve gene bu lektinler, kandaki organizmaların diğerlerine yapışmasına da katkı sunarlar... Bu katkı, niteliksel olarak, kan grubu antijeninize göre, farklılıklar gösterebilir... Sonuç bazen olumlu yönde olduğu gibi bazende olumsuz olabilir!... Basitçe söylersek, örneğin; domatesdeki lektinler bir gruba yarar sağlarken, bir başka kan grubuna zararlı olabilir... Kuru fasulye, midede asit hidroliziyle sindirilebilir; ancak lektin proteni bu sindirime tepki verip sindirimi engellediği gibi, doğrudan mide ya da bağırsak çeperini olumsuz bir şekilde etkiliyebilir. Bazı antijenlerde ise, sindirilmiş bu proteinler kana karışabilir... Lektin proteini, vücutta bir bölgeye yerleşirse, orda mıknatıs gibi işlevlenerek, o bölgede yabancı hücreler varmış gibi hareket etmeye onları yok etmek içinmiş gibi bir kümeleşmeye başlarlar! Bu maksatı aşan kümeleşmeler zarara dönüşerek örneğin; karaciğerde sirozlaşmaya, bağırsaklarda bir sendrom oluşmasına veya böbreklerde kan akışında sorunlara neden olabilirler!... Çok tehlikeli bir örnek de, ''Bulgaristan İçin Gizli Makaleler yazarı'' o günün rejim muhalifi Georgi Markov'un gizli servis tarafından, 1978'de Londra'da , bacağına atılmış, ''risin'' emdirilmiş, minik altın bir saçma ile öldürülmesiydi!... Bu mini boncukdaki risin, bir fasulye türünden elde edilmiş, zehre dönüşmüş, çok çok güçlü bir lektindi... Risin o denli güçlü bir yapıştırcıydi ki, saplanan bölgedeki alyuvarlarları ''hızla'' birleştirerek damarın tıkanmasına neden oluyordu. Ve sonuç, çok hızlı bir ölümdü!...
İnsanoğlu, aldığı yiyeceklerden, biraz da bağışıklık sisiteminden dolayı böyle tehlikelerle karşı karşıya kalmasa da, gıdalardan aldığı lektinlerin % 95'ini vücuttan dışarı atsa da, yediğimiz lektinlerden % 5 civarındaki kısmı, vücudumuzda, al ve akyuvarlarlarımızla etkileşime girip, onların bir kısmını nötr hale getirip dolaşım sistemimize ulaşırlar... Bazen sindirim sisteminde güçlü etkiler yaratıp örneğin; bizim gıda allerjisi sanacağımız bağırsaklarda şiddetli iltihaplanmalara neden olabilirler!.. Buğday ve diğer tahıllarda bulunan glüten de, O grubu başta olmak üzere, ensülinin etkisini azaltacak ayrıca ince bağırsağın çeperlerine yapışarak ciddi iltihap ve ağrılara neden olan bazı zedelenmelere yol açabilecektir!... Bu tür tepki veren kan grubunda, az bir miktarda lektin bile, çok miktarda hücreyi yapıştırma yeteneğine sahip olabilir... Önemli bir örnek olarak da, sinir dokularının, aldığımız gıdalardaki lektinlerden olumsuz bir şekilde etkilenebildiğini önemle söyliyebiliriz... Artrit hastalığı olan birçok kişi, domates, patlıcan ve beyaz patates yemeyi kestiklerinde, bu önlemin kendilerine çok iyi geldiğini belirtmişlerdir!... İlginçtir; diz eklemlerine mercimek lektini enjekte edilen bir tavşanda, romatoid artrit özellikleri taşıyan bir artrit oluştuğu gözlenmiştir!..
Bu yüzden yediğimiz gıdaları, kan grubumuza göre düzenlemeye çalışırsak, kısa ve uzun vade de, birçok olası sağlık sorununu da aşmış olabiliriz... Birçok yaygın enfeksiyonlardan uzak kalabiliriz. Bedenimizi, toksinlerden ve gereksiz yağlardan kurtarıp, kendiliğinden kilo vererek, ruhsal ve fiziksel daha güçlü olma şansını yakalabiliriz. Başta kanser olmak üzere, kalp, dolaşım sorunları, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, karaciğer sorunlarıyla daha iyi mücadele edebiliriz. hormonlarımızın vücutça düzenlenmesine dolaylı katkı sunabiliriz. Hücre parçalanmasını yaratan birçok sorunu aşabileceğimizden, yaşlanmayı da yavaşlatabiliriz!...
Bu örneklemeler bizim varolan beslenme kültürümüze karşı bir darbe olarak algılanmamalı, farklı tepkilerle de tu kaka alışkanlığı içinde, değerlendirilmemeye çalışılmalıdır!... Bizi bu zararlı lektinsel etkilerden kurtarmaya çalışacak, sabitlenmiş bir yemek , bie beslenmeformülü de size sunulmamakta, farklı bir beslenmeye geçmenizde telkin edilmemektedir... Ancak, yediğimiz yiyecekleri, kategorize ederek, kan grubumuza göre, bizim varolan yiyecek kültürümüzden kopmadan dikkatli bir beslenmeye (baskıcı olmasın diye diyet demek istemiyorum) yönelmeye çalışmamızda da sağlığımız için çok önemli yararlar vardır...
Bu tür uygulamayı da, atalarımızdan evrimsel olarak alıp taşıdığımız ancak tanımadığımız, hücrelerimizde gizlenmiş, kayıtlanmış doğrulara da ulaşabileceğimizin bir formülü olarak görüyoruz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız için teşekkürler.