27 Temmuz 2016 Çarşamba

utah ın sırrı Ruşen Çakır yazıyor...

Ruşen Çakır yazıyor...

Bu yazı dizisinde, kuruluşundan bu yana AKP"nin gelişimini, hükümetin performansını, partinin devletin diğer kurumları ve toplumla bağlarını, yakaladığı ve kaçırdığı fırsatları, İslamcılık, milliyetçilik ve ulusalcılıkla ilişkilerini değerlendireceğiz 02.04.2007

Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili muhtemel senaryoları ele alacak, bunların gerçekleşmesi halinde AKP"nin (dolayısıyla Türkiye"nin) geleceğinin nasıl şekillenebileceğini ayrı ayrı tartışacağız.

Fethullah Gülen geçen sene, 13 Şubat"ta yayınlanan bir röportajında internet üzerinden devlet büyüklerine ya da ailelerine yönelik yapılan karalama kampanyalarını "çok çirkin, pek kaba ve edepsizce" bulduğunu söylemiş ve şöyle devam etmişti: "Milletvekilleri, bakanlar ve başbakan hakkında, Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri"nin veya Jandarma"nın başında bulunan komutanlar aleyhinde ya da bütün bunların hepsini komuta eden bir başkana karşı kaynağı belli olmayan bir kısım internet sitelerinde yapılan yayınları, daha doğrusu saldırıları çok alçaltıcı, onur kırıcı, yakışıksız ve sevimsiz buluyorum. Samimi Müslümanların o türlü çirkinlikleri tasvip edeceklerine ve insanların itibarıyla oynanmasına razı olacaklarına da hiç ihtimal vermiyorum."

Gülen isim vermeden, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt"ın Genelkurmay Başkanı olmasını engellemeye yönelik kampanyaları kınıyordu. Hatırlanacağı gibi, ABD"nin Utah eyaletinden kiralanmış çok sayıda internet sitesi üzerinden Org. Büyükanıt"ın aile kökenleri hakkında spekülasyonlar yapılmış, aynı karaçalmalar hükümetin atamayı yapacağı gün, sabah erken saatlerinde bakanlar, milletvekilleri ve üst düzey bürokratların cep telefonlarına mesaj olarak yollanmıştı.
UTAH"IN SIRRI
Her ne kadar alenen kınamış olsa da, Türk Silahlı Kuvvetleri"nin (TSK) üst kademeleri ve orduyu kayıtsız şartsız destekleyen kesimler bu komplonun ardında Gülen"in, en azından onun cemaatiyle bağı olan bazı kişilerin olduğuna inanıyorlar. Hatta bunu münferit bir olay olarak görmeyip, çok büyük bir komplonun parçası olarak algılıyorlar.

Ordunun bilinçli bir şekilde yıpratılmak istendiğini düşünenler, bunun miladı olarak Şemdinli olaylarını görüyorlar. Bunun hemen ardından yaşanan Danıştay saldırısı ve ortaya çıkarılan Atabeyler çetesiyle de TSK"nın irtibatlandırılmaya çalışılmasının ardında Gülen cemaatinin, özellikle onun devlet (daha çok polis) içindeki uzantılarının olduğu kanısındalar.

Son olarak Genelkurmay andıçının basına sızdırılması ve Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral Özden Örnek"e ait olduğu ileri sürülen günlüklerin ortaya saçılması da doğal olarak aynı sürecin bir parçası olarak kabul ediliyor. Andıçın çalındıktan sonra ABD"ye yollandığı ve günlüğün de yine Utah"tan kiralanmış internet siteleri aracılığıyla kamuya duyurulması buna kanıt olarak gösteriliyor.

Gülen"in avukatları bu suçlamaları "iftira" olarak nitelediler. Ama tıpkı "Bu günlükler benim değil" diyen Örnek"in çok kişiyi ikna edememesi gibi, Gülen cemaatine yönelik kuşkular da tam olarak ortadan kalkmış değil.
HERKESE EŞİT MESAFE
AKP"nin tek başına iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye"de derin bir laiklik krizi yaşanacağına, hükümetle TSK"nın ciddi bir çekişme içine gireceklerine inananlar çoktu. Ama biraz da hayati dış gelişmelerin etkisiyle Türkiye böyle bir çatışma yaşamadı, veya Örnek"e atfedilen günlük doğruysa iki kere eşiğinden döndü.

Özellikle son iki yılda yaşananlar Türkiye"de iktidar çekişmenin iki değil üç ana aktörü olduğunu ortaya koyuyor: AKP hükümeti, TSK ve Fethullah Gülen cemaati.

Son iki yılda, gerek Türkiye, gerekse ABD"de her üç kanadın bellibaşlı isimleriyle görüşme ve tartışma imkanlarım oldu. Ayrıca bu üçlü çekişme üzerine yazdığım yazıların hemen hepsi geniş ilgi gördü ve epey tepki aldım. Bütün bunların sonucunda şu noktalara vardım:
1) AKP"nin doğal olarak Gülen cemaatine daha yakın olduğu varsayılıyor. Ancak pratikte, TSK ve cemaate eşit mesafelerde durma gayreti dikkat çekiyor. Attığı bazı adımlardan yararlanıyor olabilirler ama özellikle R. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül gibi isimlerin cemaate tam olarak güvendikleri söylenemez.
2) Gülen cemaati de AKP ile birlikte, hele onun işini kolaylaştırmak için hareket etmiyor. Cemaatin kendi bağımsız gündemi var. Buna uygun strateji ve taktikler geliştiriyor.
3) TSK"nın üst kademeleri, son dönemde Gülen cemaatine nerdeyse PKK"dan fazla önem atfediyorlar. Çok ciddi araştırmalar ve hazırlıklar yaptıklarını duyuyoruz ama şu ana kadar hep savunmada kaldılar.
ÜÇ ZOR SEÇENEK
AKP ve Gülen hareketlerini 20 yılı aşkın süredir yakından izleyen bir gazeteci olarak, aşırı temkinli olmasıyla bilinen Gülen ve cemaatinin TSK"ya karşı bu kadar cesur, Erdoğan"ınsa bu kadar ketum ve nötr kalmasına şaşırdığımı itiraf etmeliyim. (Bu konuyu yarınki AKP-İslamcılık ilişkisi bölümünde daha geniş ele alacağız)
Cumhurbaşkanlığı koşusunda son düzlüğe girerken hükümetin, en azından Erdoğan"ın önünde üç seçenek var:
1) Şimdiye kadar olduğu gibi kavgaya bulaşmamak, ama bundan istifade etmek.
2)TSK"ya karşı cephenin içinde yer almak.
3) TSK ile birlikte onu yıpratmak isteyenlere karşı mücadele etmek.
İkinci şık asla olmaz gibi gözüküyor. Normalde AKP nötr kalmaya devam etmek isteyecektir, ama TSK "taraf olmayan bertaraf olur" derse işin rengi değişebilir. Yine de bazı "kayıtsız şartsız ordu destekçileri" nin ileri sürdüğü (veya temenni ettiği gibi) Erdoğan"ın Çankaya uğruna Gülen cemaatine cephe alması, işe devlet içindeki -özellikle Emniyet"teki- kadroları tasfiye ederek başlamazı hayli zor.

Çünkü Gülen ve cemaati artık, bir zamanlar olduğu gibi yalnız değil. Türkiye sağ/sol, Alevi/Sünni, Türk/Kürt kamplaşmalarının ardından son yıllarda yeni bir kamplaşmaya doğru savruluyor. Bir yanda Batı ile (AB, ABD"85) bütünleşmede ısrar eden "küreselleçmeciler", onların karşısında içe kapanmayı veya Doğu"ya (Rusya, Çin, İran"85) açılmayı savunan "ulusalcılar". Ve ulusalcılığa karşı mücadelenin bayraktarlığını Gülen cemaati ve ona bağlı medya kuruluşları yapıyor. Tabii bu "aşk" karşılıksız değil. Ulusalcılar da AKP"den çok Gülen cemaatini kendilerine düşman bellemiş durumdalar.
GLOBALLEŞEN CEMAAT
Artık olay orduyu "yıpratma" ya da "koruma" ikilemini çoktan aşmış durumda. İster bu yıpratma kampanyalarını bizzat yürütsünler, ister en ufak bir ilgileri bile olmasın, Gülen cemaati orduyu tartışarak siyasal sistemi tamamıyla sivilleştirmek isteyen çevrelerin öncüsü haline geldi.

Sayıları her geçen gün artan yayın organlarında, liberal ve/veya demokrat, hatta solcu bilinen, yani cemaatle organik ilişkileri olmayan çok sayıda aydına yer açıyorlar.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı"nın sponsorluğundaki Abant Platformu ile dünyanın ve Türkiye"nin dört bir köşesinde hemen her hayati konuyu masaya yatırıyorlar.

Yurtdışındaki okullara düzenledikleri turlarla yine cemaat dışı aydınları cezbediyorlar.

Özetle Erdoğan tercihini TSK"dan yana yaparsa, sadece globalleşmiş ve yerli/yabancı çok sayıda dost edinmiş bir cemaatin değil, rejimin sivilleşmesini arzulayan içerdeki ve dışarıdaki kişi, kesim, kurum ve odakların desteğini de riske atacaktır.

Zira, ister arkasında Gülen cemaati olsun, ister başka bir odak, Org. Büyükanıt"ın şahsına yönelik karalamaları saymazsak, TSK"yı hedef alan kampanyalar, demokrasi ve hukuk devleti kavramlarını kalkan olarak kullandıkları için fazlasıyla etkili olabiliyorlar.

Ordunun da medyada yayınlanan bilgi ve iddiaları yerine sadece sızdırılma olaylarını soruşturuyor olması da bunun açık bir göstergesi.

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Mahiye MORGÜL: Milli Eğitimde “Yeni Sistem” Ne Getirecek?

ÇOÇUKLARIMIZIN BAŞINA GELECEK OLAN...

Mahiye MORGÜL: Milli Eğitimde “Yeni Sistem” Ne Getirecek?

Haberin başlığı; “Öğrenciler sevinecek! Ders saatleri azalıyor.”
Siz bunun ne demek olduğunu bir de velilere sorun.
Eski bakanlardan Hüseyin Çelik 16.11.2005’de ekranlarda “Desantralizasyona geçiyoruz” demişti. Yani “Merkezi dağıtmaya geçiyoruz” demişti. Ben de 2006’da Otopsi yayınlarında basılan “Milli Eğitimde Emperyalist Kuşatma” kitabımda o konuşmayı aynen yazdım. (Arama motoruna yazarsanız karşınıza gelir.)
Milli Eğitimi dağıtma işi demek ki bitmemiş. Ders konuları azaltılmıştı, daha da azalacak, bir de öğrencinin okulda kalacağı eğitim saati azalacak. Sebebi belli; veli sertifika toplamaya piyasaya çıkacak. Sertifikalı eğitim piyasası kuracaklar.
Tansu Çiller’den beri bütün hükümetler bununla görevlidir. Tansu Hanım nerde diye soranlara söyleyeyim, aynı göreviyle başbakan danışmanı olarak bugüne kadar devam etti.
2017-2018’de yaşayacağımız eğitim depremine velileri hazırlamak için manşet şöyle:
“MEB, Avrupa Birliği, OECD ülkeleri ile ABD ve Japonya müfredatlarını inceledi. Bu ülkelerdeki müfredatlara yönelik inceleme yapılarak bir rapor hazırlandı.”
En iyi eğitim programı Finlandiya’daydı hani. O zaman soralım; neden oradan model almadınız?
Almazlar, çünkü Finlandiya bizim 1968 müfredatımıza devam ediyor, biz terk ettik, batıyoruz. Bizimkiler emperyalist Dünya Bankasının OECD ülkelerine dayattığı programı aldılar. Tansu Çiller 1995’de o programa tamam demişti.
Bir de bu hatunun imzaladığı hizmetlerin serbest dolaşım anlaşması GATS var ki, onun belasını yakında yabancıları devlet dairelerinde memur olarak gördüğümüzde yaşayacağız. İlahiyat mezunu kızımızın yerine Endonezyalı kız girecek Kuran dersine. Camiye imam da, İngilizce öğretmeni de, her eleman dışarıdan gelebilecek. Artık Katolik İmam mı olur, Protestan Arapça öğretmeni mi olur, her yerde misyonerlik kol gezer.
2004’de Hüseyin Çelik matematik dersinden havuz hesaplarını kaldırırken gazetelere “havuz hesaplarının ne gereği var” diye manşet attırdı. Havuzun dibi geometridir, içi sudur, buna mühendislik temel bilgisi denir, diye az çığlık atmadım. Geldik, 2016’da YGS’de Geometri sorusu çözen tek evladımız yok. Mühendislik Fakültesinde Trigonometri cetvellerini arayan benim Mayana internet kitaplığımda buluyor.
Desantralizasyonu başlatan Çelik’in Talim Terbiyesinin başı Ziya Selçuk da bakanla paralel çalışıyordu, paralelcilerle çalıştığını söyleyenler de vardı, aynı günlerde SPAN adlı Amerikan eğitim tekelinin adamlarını Ankara’da ağırlıyordu. TRT Eğitim Kanalına çıkıp öğretmenlere ve velilere SPAN’cılardan aldığı “Az olan iyidir” dersleri veriyordu. Ata ata tuta tuta uyuta uyuta yola devam ediyorlar.
2005’den beri bütün konuları çaktırmadan birer ikişer budadılar, parçaladılar, konular birbirini desteklemez oldu. İlkokul boyunca çocuklar insan resimleriyle kes-yapıştır oynatılıyor. Suyun litre ile ölçüleceğini öğrenmeden 8.yıl bitiyor. Dilbilgisi görmeden ortaokul, pergel cetvel iletki kullanmadan lise bitiyor. Ve şimdi, 2005’de ilkokula başlayan nesil bu haldeyken, daha beteri 2018 programına bizi hazırlıyorlar.
Yeni parçacı sistemde dersler gruplanacak, aileler bilmiyor. Ana dersler (Türkçe, Matematik, Fen Bilgisi ve Sosyal Bilgiler) okulda, diğer dersler parçalı seçmeli kurslar haline piyasada görülecek. 2004 Kasım ayı Tebliğler Dergisinde bu seçmeli derslerin adları şöyleydi: Resim, Müzik, Beden Eğitimi, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Bilgisayar, Yabancı Dil. Bunlardan başka eklenmiş Kültürel değerler dersi ve kulüp faaliyetleri geliyor.
Seçmeli dersler de kendi içinde parçalanarak aynı sınıfta okuyan iki kardeş bile aynı derslerle eğitim görmemiş olacak. Yani sadece eğitimde birlik parçalanmıyor, aynı zamanda çocuklarımız kendi aralarında defalarca parçalanıyor.
Seçmeli dersler okul dışında isteğe bağlı olarak alınacak ve ayrıca çocuğun katıldığı her türlü sosyal ve kültürel etkinlik karnesine “sosyal puan” olarak eklenecek. Hatta Türkçe dersinden bile geçer notu olmayan çocuk topladığı sertifika notlarıyla sınıf geçebilecek.
Puan toplama başladı bile. Bu sene yapılan Polifonik Korolar Şenliğinde (Haziran 2016) basılan kitapçıkta korolarda görev alan çocukların adları vardı ve veliler çocuğuna sosyal etkilik puanı getirsin diye bu kitapçığı satın aldılar. Yani isterse çocuk Kuran yaz okuluna gitsin, bunlar yakında puan olacak.
Ancak sormanızı beklerim, yaz okulunda çocuğa verilen bilginin eğitsel denkliği nasıl olacak? Parayı veren sertifikayı alır puanı toplar; budur Amerikan eğitim sistemi. Lise mezunu olursun ama ülkeni haritada gösteremezsin. Bizimkiler 1995’den beri bunu örnek aldılar.
Müzik ve Resim (Güzel Sanatlar) liseleri de Spor liseleri de piyasada diğer meslek liseleriyle birlikte kendi öğretmenini kendisi temin edecek!!! Buna “eğitimde devrim” dediler. Dahası, özel şirketler kendi ihtiyacı olan insan kaynağını kendi açtığı özel okulda eğitecek ve ona iş verecek! Bu yol devlet kurumlarını ve konservatuarları kapatır. Kültür Bakanlığı, TRT radyoları, opera bale senfoniler, vd. Yani merkezi devlet lağvolur. Desantralizasyon budur.
Yeni sistemde teknik meslek liseleri satılacak, anlatmayayım. “Meslek lisesi, memleket meselesi” demişti ünlü bir şirket patronu. Orta kısımları 28 Şubatla kapatılmıştı. Müfredatları modül sistemle paramparça edildi. Şimdi piyasaya devredilerek buhar olacaklar; çünkü çok şey bilmesinler, yabancılar gelsin bu işleri yapsınlar, bizimkiler tornavida tutsun yeter, artık daha az şey bilsinler...
Bakan İsmet Yılmaz cumhurbaşkanımızın yurt dışı gezilerine katılırken kendisinden duymamız gereken bu tür açıklamaları MEB müsteşarı Yusuf Tekin’den duyuyoruz. Bunun da bir anlamı olsa gerek. Bu arada kitapları daha da hafifletmenin gerekçesini öğretmenin üzerine attılar, bu şekilde rol yüklemeye de bravo doğrusu.
http://www.haber7.com/…/2035576-ogrencilere-mujde-ders-saat…
Öğretmenler eleştirdi biz de değiştiriyoruz, diyorlar. Oysa İlkokul öğretmeni şunu diyordu; “Resimlere bak bak dur, okuyup anlatacak konu yok, dersler boş geçiyor. Kitaplarda bilgi yok, abuk sabuk resimler, ürkütücü masallar, biz de ne anlatacağımızı şaşırdık.”
Açtığım davalardan biliyorum, pornosundan kâbus görmeye kadar, mide bulandırmaktan baş döndürmeye kadar, kitapların içeriğinde her türlü çöplük var. Şimdi bu kitaplarda çok konu varmış, hafifletilecekmiş... İyi yalan.
Hani bir bakan vardı, “Okullar olmasa Milli Eğitim ne güzel yönetilir” demişti de alay etmiştik. Hayaldi gerçek oldu.
Bitiriyorlar, az kaldı. 2023 de devlet de yok okul da yok.

Çocuk Koruma Kanunu açısından yeni müfredat:
Yeni sistemde, daha fazla çocuk okul dışına atılacak;
Yeni sistemde, yoksul-zengin sınıf ayrımı keskinleşecek. (ABD halkı bu acımasız eğitimin sonuçlarını son günlerde yaşıyor.)
Yeni sistemde; büyük bir kesim tamamen okul dışında eğitimsiz kalacak.
Yeni sistemde; eğitim alabilenler bile daha düşük seviyede eğitilecek.
Yeni sistemde; eğitimde fırsat eşitliği tamamen ortadan kalkacak.
Yeni sistemde; eğitimde birlik tamamen ortadan kalkacak.
Yeni sistemde; okul saatinde sokaklarda çocuklar dolaşacak.
Yeni sistemde; yeni nesil suç işlemeye açık hale gelecek.
Yeni sistemde; parasız Eğitim Hakkı ortadan kalkacak.
Yeni sistemde, düne kadar beraber eşit sanat-spor eğitimi alan çocuklardan bir bölümü artık bu derslerden mahrum bırakılacağından, sanata ve sanatçıya, spora ve sporcuya karşı nefret duyanlar çoğalacak.
Yeni sistemde; sanat eğitimi alamayan çocukları muhtemel suçlu çocuklar olarak göreceğiz.
Yeni sistemde; kamucu eğitim şemsiyesiyle korumaya almadığımız çocukları hapishanelerde göreceğiz.
Yeni sistemde; Çocuk Koruma Kanunu da yok olacaktır.
Kanuna aykırı bir eğitim sistemi olamaz. Aksi halde bu kanun bu topluma fazla gelir ve kanunu kaldırmak zorunda kalırsınız, hatta ÇKK’na hukuki zemin oluşturan mevcut kamucu sosyal anayasayı da kaldırmanız gerekir. Ki; hazin gidişat çocuklarına anayasal düzlemde sahip çıkamayan bir devlet olma yönündedir.
Ve...
Yeni sistemde; Eğitim dışına itilen her çocuk istismara açık hale geleceğinden, TBMM Çocuk İstismarı Komisyonu da lağvedilecektir.
Bu komisyonda çalışan özellikle bayan milletvekillerine bu yönde uyarı iletisi göndermenizi rica ediyorum. Ancak e-postaya bakmıyorlar, bizzat telefon etmenizi ya da ziyaret etmenizi öneriyorum.
.......
Son söz:
Çocuklarımızı sahipsiz bırakmayalım. Her çocuk hepimizindir.


Oğuzlu atasözü: “Çocuklarını korumayan devlet çöker.”


ALINTI




Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Savan Günay'ın Suriye sınırından geçen sığınmacılar ve çocukları ile ilgili yazısı sosyal medyada paylaşım rekoru kırıyor. Doktor Günay'ın iddiasına göre Türkiye önümüzdeki süreçte çok sıkıntılı sağlık sorunları yaşayacak.
İşte Dr. Savan Günay'ın paylaşım rekoru kıran yazısı;

Bir çocuk doktoru olarak...
Size söylüyorum...

Ülkeye 4,5 milyon Suriyeli doğurgan çift almakla beraber 1 milyon 800 bin aşısız…
Bazı kaynaklarda 2 milyon Suriye uyruklu çocuk aldınız...

Ülkemin son 30 yılda emek emek, ilmik ilmik
Yapılan demografik aşı haritasını değiştirdiniz...

30 yıldır görülmeyen kızamık hastalığını hortlattınız...
Türk çocukları 30 sene sonra kızamık geçirir oldu...

İlk olarak batı Şeria ve Gazze’den kontrolsüz geçiş suretiyle...
El ayak ağız hastalığı hortladığında bakanlığı uyarmıştım...
O dönemim Sağlık Bakanı kısa bir çalışma başlatmıştı...
Sonra Suriye faciası ile olay kontrolsüz bir hale geldi ve Ülkenin aşı politikasının ruhuna el Fatiha okudunuz..

Yine 30 yılda sıklığı 1000 de 2 ye düşen suçiçeği hastalığını %100 de 4 e fırlattınız...
Eredike ettiğimiz (yani sıfırladığımız) el ayak ağız hastalığını 10000 (on binde 1 görülürken) %2 görülür hale getirdiniz…
Ölüyü hortlattınız...
Bunlar korkunç rakamlardır...
Bu sektörde çalışanlar iyi bilir…

Sınır kapılarında aşı yapmak 1,5 milyon çocuk geldikten sonra aklınıza geldi...
Önünüze geleni ülkeye aldınız..
Almayın demiyorum...
Ama kontrollü alınız…
Böylece aşılanmış çocuklar ve aşılanmamış çocuklarla, aşılanmış olanlarında immün (bağışıklık)sistemi bozuldu.
Size söylüyorum…
Sayın Sağlık bakanı…
Biz 50 yıl bu hastalıklarla tekrar mücadele edeceğiz...
Kim için?
Ne için?
Ne adına?
Benim çocuklarımın bahar yaşadığı bu iklime, kontrolsüz
2 milyon aşısız çocuk sokarak…
Ülkeyi 50 yıl öncesine götürdünüz...
Bunun acı faturasını Türk çocukları daha sonraki yıllarda ödeyecek...
Ya siz ne ödeyeceksiniz !!!
Ben ülkemin meftunu, aşığıyım…
Gerçek budur ve halkım bilmelidir...
Dr. Savan Günay
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı