21 Ağustos 2013 Çarşamba

Kadındaki Erkek, Erkekteki Kadın: Anima ve Animus


Kadındaki Erkek, Erkekteki Kadın: Anima ve Animus

Kadın ve erkeğin birbirinden çok farklı iki cins olduğuna hatta farklı gezegenlerden geldiğine dair sayısız efsanevi görüş var. Temel özelliklere yakından bakıldığında kadında erkeksi yönlerin, erkekte de kadınsı yönlerin olduğundan söz etmek mümkün. Aslında her iki cinsin birbirinin özelliklerini taşıdığına dair düşünceler geçen yüzyılda modern psikolojinin kurucularından olan Carl Gustav Jung’un Analitik teorisiyle şekillendi.

Jung’un benlik teorisi, insan bilinçaltına, toplumsal bilince dair ilginç ve gizemli bir yaklaşıma sahiptir. Başlangıçta Freud’la birlikte çalışmasına rağmen Freud’un cinselliği merkeze oturtan yaklaşımına karşı çıkan Jung, Freud’dan kopmuş ve kendi özgün, hatta esoterik olarak tanımlanan teorisini geliştirmiştir.

Jung, insan bilincine ve bilinçaltına dair pek çok kavram ortaya atmıştır. Tarihin başından itibaren insanın ortak, evrensel bir bilinçdışı olduğunu ve bu bilinçdışının da nesilden nesile aktarıldığını öne sürer. İnsanın doğuştan, hiçbir deneyim kazanmadan atalarından miras aldığı ve ruhsal bir kalıtımla edindiği bir takım modellere “Arketip” adını verir. Bu arketipler içinde dikkati çekenler “Persona”, “Anima”, “Animus” ve “Gölge” arketipleridir.

Başka bir deyişle kadında erkek benliği olan “Animus” vardır, erkekte de kadın benliği olan “Anima”. Aslında özetle ‘her insan çift cinsiyetlidir’ demektedir Jung. Kadındaki erkek duygularını temsil eden Animus, kadında geri plandadır, böylece kadında dişil duygular baskındır. Erkekte ise kadınsı duyguları temsil eden Anima geri plandadır ve erkeksi duygular baskındır. Bu noktada farklı cinsel tercihleri olan kadın veya erkeklerin benliklerinde karşı cinse ait arketiplerin daha baskın olduğunu da öne sürmek mümkündür aslında.

Modern toplumda kadın ve erkeğin psikolojik olarak giderek birbirine benzediğini görebiliriz, hem roller hem de duygular açısından. Yani dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kadın ve erkek pek çok açıdan gittikçe birbirine yaklaşıyor. Cinsler birbirine yaklaştıkça roller hem değişiyor, hem de birbirine benziyor. Bir kadının sosyal hayatta, iş hayatında neredeyse bir erkek kadar çetin ceviz olmasını gerektirecek pek çok neden var günümüzde. Kadınlara annelerin öğrettiği gibi, kocasından geri planda kalmak, eşi için kendi geleceğinden fedakarlıkta bulunmak bugünün dünyasında kadının başarısız olmasına neden oluyor ne yazık ki. Bu nedenle günümüzün kadınında Jung’un bahsettiği Animus arketipi eskisinden daha fazla baskın görünüyor.

Buna karşılık erkeklere babalarının, ataerkil toplumun öğrettiği gibi, otoriter olma, çalışmayan kadını himayesine alma ve ona ömür boyu bakma gibi görevler de modern dünyada erkeğe gittikçe ağır gelmekte. Bu yüzden eşinin bir mesleğinin olması, eşine her konuda bağımlı olmaması, hatta çocuğuna tek başına bakabilecek imkanları olması eskisinden daha fazla önemlidir. Gelişmiş toplumlarda şehirde yaşayan erkekler çocukların bakımıyla daha fazla ilgileniyor, duygularını bir kadına açıyor ve eşinin kendisinden daha önemli bir kariyeri olmasıyla geçmiştekine göre daha fazla gurur duyabiliyor.

Kadın ve erkek birbirinden iki farklı cins olmasına rağmen, Jung’un da öne sürdüğü gibi, iki cinsin birbirine benzeyen pek çok yönü vardır. Eşlerin, sevgililerin, arkadaşların birbirlerini ve toplumda farklı cinsel tercihleri olanları tanımaları açısından, herkesin içinde hem şefkatli, duygusal ve incinebilen bir kadın olduğunu, hem de gerektiğinde savaşmaya hazır, cesur ve duygularını gizleyen bir erkek olduğunu hep hatırlamakta fayda var.

ANİMA VE ANİMUSUN BİLİNÇÜSTÜNE ÇIKMASI

İnsandaki anima ve animus olgusunun bilinçüstüne çıkması, bu temelsel, arke tipsel güçlerin bütün süreç boyunca bilinmeyen ya da bozuk entegre edilmiş bir yüzeyde kalmasının bizde yol açacağı problemlerden dolayı, çok önemlidir. Bu güçlerin bilinç üstüne çıkması sürekli girilen sürtüşmeler sonucunda bu güçlerin iç kişilikler olarak tanınınp, entegre edilmesiyle oluşur. Bir erkeğin animasını tanırken yaşadığı problemler kafasına göre takılmalar, canının istediğini yapmalar, sürekli şikayet etmeler, kaprisli duyarlılıklar ve çevresini, sürekli bir şeylere alındığından dolayı, ceheneme çevirmelerdir. Buna karşılık animusuyla tanışan kadınların yaşadığı problemler, sorunların çözümüne giden düşünce tarzı yerine sorunların tanımında takılı kalan düşünce tarzı, hatta bütün gücün sorunu oluşturan nedenlerin ispatı üzerine yoğunlaşması ve bu yüzden hiçbir sorunun çözülmemesidir. Bunun dışındaki problemler karamsarlık, hayat acısı çekmek, sık sık mutsuzluk hissi, demoralizasyon ve depresyonlardır. Başka bir örnek ise tartışmalarda ve sürtüşmelerde metalik bir ses tonu ile çoklu tezlerin fikirler olarak sunulmasıdır. Bu tip tartışmalarda hızlı oluşan ve içerik açısından dağınık ataklar yapılır ve bunlar hazırlanmış, düşünülmüş, hedefe yönelik ve çözüme götüren düşünce atılımları oluşturmazlar.

Anima ve animus içimizde tek taraflı, yani gelişmemiş bir şekilde bizi etkiliyorsa, karşı cins hakkında basit, tek taraflı ve flu görünümlü bir resme sahip oluruz. Buna rağmen neredeyse her erkek kadınları çok iyi tanıdığını, her kadın da doğru adam imajını 100% bildiğini ifade eder. İlişkilerde kendimize bir gerçeklik imajı yaratırız ama bu imajın arkasındaki gerçekleri görmezden geliriz. Gerçek partnerimizin nasıl olduğunu kesinkes bildiğimizi zannederiz. İşin kötüsü bu imaj subjektif (öznel,hissel) olmasına rağmen onu objektif (nesnel, mantıksal) olarak algılarız. Partnerimiz hakkında zihnimizde yarattığımız bu öznel imaj partnerimizi yanlış tanımamıza, onun gerçekliğine tecavüz etmemize ve ona haksızlık yapmamıza neden olur ki, bunun farkına maalesef çok nadiren varırız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınız için teşekkürler.