28 Şubat 2013 Perşembe

Yağ yakımını yüzde 61 artırıyor!

İşte yoğurdun çok bilinmeyen 10 faydası

Sofralardan eksik edilmeyen yoğurdun, hastalık ve enfeksiyonla savaşta rol oynayan T hücrelerini daha güçlü ve aktif hale getirdiği, içindeki dost bakterilerin de mikroplarla savaşarak bağışıklık sistemini güçlendirdiği tespit edildi.
Yurtdışındaki çeşitli üniversitelerde yapılan araştırmalarda, yoğurdun insan sağlığı açısından çeşitli faydaları bulunduğu belirlendi. Araştırmalar arasında yer alan ve 14 yıl süren ''Framingham Kalp Sağlığı Çalışması''nda yoğurt tüketimi ve hipertansiyon açısından da yeni sonuçlar elde edildi.
Toplamda 2 bin 197 yetişkin üzerinde yapılan çalışmada, yoğurt tüketimi fazla olan kişilerde hipertansiyon gelişme riskinin düşük çıktığı görüldü.
YOĞURTTAKİ DOST BAKTERİLER BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ GÜÇLENDİRİYOR
Viyana Üniversitesi tarafından yoğurdun bağışıklık sistemi üzerine etkisi ile ilgili çalışma yapıldı. Çalışmaya göre, gün içinde 3-4 porsiyon yoğurt tüketimi bağışıklık sistemi için önem taşıyor. Yoğurt, hastalık ve enfeksiyonla savaşta rol oynayan T hücrelerini daha güçlü ve aktif hale getiriyor. Yoğurdun içindeki dost bakteriler ise mikroplarla savaşarak bağışıklık sistemini güçlendiriyor.
YAĞ YAKIMINI YÜZDE 61 ARTTIRIYOR
Tennessee Üniversitesi'nin araştırmasında ise diyet programlarında yoğurdun etkisi incelendi. Araştırmada, düşük kalorili diyet yapan kişilerin diyetlerine yoğurt ilave edildi ve gün içinde 3 öğün yağsız yoğurt yiyen aşırı kiloluların yoğurtsuz diyet uygulayanlara göre yüzde 22 daha fazla kilo verdikleri görüldü. Ayrıca, bu kişilerin yüzde 61 daha fazla yağ yaktıkları tespit edildi.
EVDE MAYALANMIŞ YOĞURT TERCİH EDİLİYOR
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü Başdiyetisyeni Zerrin Demir Şahin, yoğurdun çok uzun süreli geçmişi olan ve ilk çağlardan bu yana tüketilen önemli bir besin olduğunu söyledi.
Yoğurdun sindirim açısından vücutla dost olduğunu vurgulayan Şahin, özellikle kalsiyum ve protein değerinin yüksekliğinden söz etti.
Şahin, yoğurt tüketimini her yaş grubu için önerdiklerinin altını çizerek, hem diyet yapanların hem de sağlıklı kişilerin günlük 3 porsiyon yoğurt tüketmesi gerektiğini ifade etti. Bir porsiyonun, yaklaşık bir kase, bir su bardağına denk gelen 200 cc olduğunu dile getiren Şahin, ''Erişkin bir kişi gün içinde yaklaşık yarım kilo yoğurt tükettiğinde ihtiyacı olan kalsiyum ihtiyacını karşılarken, proteinin de büyük bir kısmını almış olur. Çocukların ise sabahları süt içmesi zorunludur'' dedi.
Şahin, yoğurdun bağırsakları rahatlattığını belirterek, ''Kalsiyumun yeterli miktarda alındığında zayıflama diyetlerinde yardımcı olduğu gözlenmiştir. Aynı zamanda yüksek tansiyonu dengelemede de etkilidir. Bu nedenle, özellikle tansiyon hastaların diyetlerinde yoğurt tüketimi mutlaka olmalıdır. Sonuç olarak, obezite, tansiyon, bağışıklık sistemi hastaları, kalp damar hastaları ile zayıflama diyetleri yapanların gün içinde 2-3 porsiyon yoğurt tüketmesi esastır'' diye konuştu.
Öte yandan yoğurdun hazır gıdadan ziyade günlük sütten evde mayalanmış olmasını tercih ettiklerini de vurgulayan Şahin, bunun bakteriler açısından çok daha faydalı olduğunu söyledi. Şahin, ''Çünkü, pastörize sütün işlem görmesi nedeniyle yararlı bakterilerin kayba uğradığı tespit edildi'' dedi

Nema alamayanlara ikinci fırsat

Hükümet, zorunlu tasarruf ödemelerini alamayanlara ikinci bir şans tanıyor
Torba yasa tasarısından nema müjdesi çıktı. Önceki dönemde nema ödenmeyen binlerce çalışan tanınan ikinci haktan yaralanacak.
1988 ile 2002 yılları arasında, çalışanların maaşlarından tasarruf teşvik hesabı için kesinti yapıldı. Hükümet, 2002'de uygulamaya son vererek, hesapta biriken paraları, 2003-2006 yılları arasında hak sahiplerine ödedi.
Milyonlarca kişiye 17 milyar lira ödeme yapıldı ancak nema payı işveren tarafından yatırılmayan hak sahipleri uygulama dışı kaldı.
Hükümet, bu kapsamdakiler için şimdi yeni bir adım atıyor. Düzenleme Meclis'e gönderilen torba yasa tasarısı kapsamında yer alıyor.
Tasarı yasalaşırsa, nema payını ödemeyen işverene dava açıp kazanan hak sahiplerine ödemeler Hazine tarafından yapılacak. Bu paralar, Sosyal Güvenlik Kurumu aracılığıyla payları zamanında yatırmayan işverenlerden tahsil edecek.
Tasarının Meclis'teki görüşmeleri sırasında, ilk ödemeden yararlanamadığı halde dava açmayanlara da devlet tarafından ödeme yapılması için önerge verileceği belirtiliyor

İslamofobi İstanbul'da masaya yatırdı

Kılıç, İslamofobi için "Yanlış anlama değil, bu sistematik bir saldırı" dedi

İslamofobi İstanbul'da masaya yatırdı. Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın düzenlediği zirvede medya mensupları çuvaldızı kendilerine batırdı. Ortak mesaj: "İslamofobi'nin sona ermesi için medyanın haber dili değişmeli" oldu.
Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın düzenlediği "İslamofobi Zirvesi" İstanbul'da başladı.
"Yanlış anlama değil, bu sistematik bir saldırı"
Zirvede konuşan Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, "Aslında medya çuvaldızı kendine batıracak diyebiliriz, medya kendini sorgulayacak. Yerli ve yabancı basın İslamofobi konusundaki hatalarını sorgulayacak. Hep üzerinde durduğumuz gibi bir yanlış anlama değil, bu sistematik bir saldırı" dedi.
Bu bilinçli saldırıda medyanın payı büyük. Katılımcılar, haber dili konusunda titizlikle durulması gerektiğinin altını çiziyor.
"Medya mensuplarının büyük bir sorumluluğu var"
Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı İbrahim Kalın, "Gazete manşetlerine bakıyorlar, TV izliyorlar, zihinlerindeki algılar böyle şekilleniyor. O yüzden medya mensuplarının büyük bir sorumluluğu var. Bu konuda çok hassas davranmaları gerekiyor" diye konuştu.
Salih Memecan 28 Şubat sürecini örnek verdi
Medya Derneği Başkanı Salih Memecan ise "Aynı fobilerin bir kısmı bizim basında da var. Hele 28 Şubat sürecinde falan proje sonucu vardı. Dindar insanlar çizerdik karikatürlere" dedi.
"Türkiye bu konuda Avrupa'ya çok iyi bir örnek"
Farklı ülkelerden katılan gazeteciler de önyargıyı yıkmaya kararlı.
The New Statesman editörü Daniel Trilling "Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi İngiltere'de de Müslümanlara karşı az da olsa önyargı var. Ancak bu İslam'ın kendisinden kaynaklanmıyor, iletişim eksikliğinden bence" derken Guardian muhabiri Sunny Hundal, "Terörist saldırılar olduğunda da diyalogdan bahsetmek çok zor oluyor. Gitmemiz gereken çok uzun bir yol var. Ancak Türkiye bu konuda Avrupa'ya çok iyi bir örnek, önyargıları yok etmek adına" diye konuştu

MESNEVİ HZ.MEVLANA HİKAYE 7

ŞEYTAN ADEM'E NEDEN SECDE ETMEDİ ?


Hak’kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim yaptığımız işler olduğunu bil, zaten bu meydanda. Ortada halkın yaptığı işler yoksa, her şeyi Hak yapıyorsa, şu halde kimseye “bunu niye böyle yaptın” deme!
Tanrı’nın yaratması, bizim yaptığımız işleri meydana getirmektedir. Bizim işlerimiz Tanrı işinin eseridir.

Söz söyleyen kimse, ya harfleri görür, yahut manayı. Bir anda her ikisini birden nasıl görebilir? İnsan konuşurken manayı düşünür, onu kastederse harflerden gafildir. Hiçbir göz bir anda hem önünü hem ardını göremez. Şunu iyice bil! Önünü gördüğün zaman ardını nasıl görebilirsin?

Madem ki can, harfi manayı bir anda kavrayamıyor, nasıl olur da hem işi yapar, hem o iş yapma kudretini yaratır? Ey oğul! Tanrı, her şeye muhittir. Bir işi yapması, o anda diğer bir işi yapmasına mani olamaz.

Şeytan, “Bima ağveyteni” dedi; o alçak ifrit, kendi fi’lini gizledi.

Adem ise “Zalemna enfüsena” dedi; bizim gibi Hak’kın fiilinden gafil değildir.

Günah ettiği halde edebe riayet ederek Tanrı’ya isnad etmedi. Tanrı’nın halk ettiğini gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail oldu.

Adem, tövbe ettikten sonra Tanrı, “Ey Adem! O suçu, o mihnetleri, sen de ben yaratmadım mı?” O benim taktirim benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu gizledin?” dedi.

Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Tanrı, “İşte ben de onun için seni kayırdım” dedi.

Hürmet eden hürmet görür. Şeker getiren badem şekeri yer. Temiz şeyler temizler içindir; sevgiliyi hoş tut, hoşluk gör; incit, incin!

Ey gönül! Cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir ki ikisini de anlayasın:

Titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el... her iki hareketi de bil ki Tanrı yaratmıştır; fakat bu hareketi onunla mukayeseye imkan yoktur. İhtiyarınla el oynatmadan pişman olabilirsin; fakat titreme illetine müptela bir adamın pişman olduğunu ne vakit gördün?

Anlayışı kıt biriside şu cebir ve ihtiyar meselesine yol bulsun, bu işi anlasın diye söylediğimiz bu söz, akli bir söz, akli bir bahistir. Fakat zaten bu hilekar akıl, akıl değildir ki.

Akli bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi, başka bir bahistir. Can bahsi başka bir makamdır, can şarabının başka bir kıvamı vardır. Akıl bahisleri hüküm sürdüğü sırada Ömer’le Ebülhakem sırdaştı. Fakat Ömer, akıl aleminden can alemine gelince can bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu. Ebucehil, cana nispetle esasen cahil olmakla beraber his ve akıl bakımından kamildi.

Akıl ve bahsi, bil ki eser, yahut sebeptir (onunla müessir ve müsebbip anlaşılır). Can bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir.

Ey nur isteyen! Can ziyası parladı; lazım, mülzem, nafi, muktazi kalmadı. Bir gören kişinin. Nuru doğmuş parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçeceği meydandadır.

Yine hikayeye geldik; zaten ne zaman hikayeden ayrıldık ki?

Cehil bahsine gelirsek o Tanrı’nın zindanıdır; ilim bahsine gelirsek onun bağı ve sayvanı. Uyarsak onun sarhoşlarıyız; uyanık olursak onun hikayesinden bahsetmekteyiz. Ağlarsak rızıklarla dolu bulutuyuz; gülersek şimşek!

Kızar, savaşırsak bu, kahrının aksidir, barışır, özür serdedersek muhabbetinin aksidir.

Bu dolaşık ve karmakarışık alemde biz kimiz? Elif gibiyiz. Elif’inse esasen, hiç ama hiçbir şeyi yoktur!

Aşk Rozarisi

 
 
Yüreğinizi İlahi Aşk’a açın ve bu dünyayı değiştireceksiniz

 

1. Bütün İlahi özellikler arasında en büyüğü Aşk’tır. Aşk arzusu, sevmek ve sevilme isteği bütün canlılara özgüdür.

2. Eski Lemurya ve Atlantis zamanında özgür iradenin yanlış kullanımından İlahi Yasasının çiğnenilmesi nedeniyle bu özellikte en büyük bozulmalar meydana gelmiştir.

3. Eğer bu özelliği tam anlamıyla bedenlenmiş sadece birkaç kişinin ruhunda eski haline getirebilseydik, bizler bu özelliği tüm dünyaya çok çabuk yayabilirdik.

4. Bu karşı konulamayan bir özelliktir. İlahi Hakikat ile anında uyumu sağlar.

5. Bu özellik çoğu kez cinsel içgüdüyle karıştırılmaktadır. Her türlü cinsel sapkınlıklar bundan kaynaklanır. İnsanın yaratma becerisi, Aşkının yaratma gücü sayesine ortaya çıkar. Ve çocukların meydana getirilmesinde rol alan bu güç, insanın hayatında yarattığı her şeyin temelinde yatar.
 
6. İnsan özünde Tanrı'ya benzer. Tanrı'nın temel özelliği ise Aşktır. Bu yüzden insan yaratmadan duramaz.

7. Yaratma gücü ise insanının bilincine dışarıdan aşılanmış ve onun kusurlu bilinci tarafından içten de desteklenen aşk karşıtı bloklar tarafından engellenmediği sürece ortaya çıkmaktadır.

8. Aşkın kusursuz Alevi bu dünyaya sizin BEN Varlığınız aracılığıyla girer. Ama bu Aşk akışının yoluna sizin kusurlu duygu ve düşüncelerinizin filtreleri durmaktadır. Ve akış bozulmaktadır.


9. Sizler İlahi Aşk özelliğini sürekli ifade ediyorsunuz. Bu özelliği ifade etmeden duramazsınız, çünkü o tüm yaradılışa özgüdür. Bilincinizdeki tüm filtreleri, İlahi Hakikat algınızı temizlemelisiniz.

 

10. Yüreğinizi Aşka, İlahi Aşk’a açın ve bu dünyayı değiştireceksiniz.


Aşk karşıtı güçlere geçit yok

1. Bu dünyada Aşktan daha güçlü başka bir kuvvet yoktur. İşte bu yüzden Tanrı’dan ayrılma kararı vermiş güçler her şeyden önce İlahi Aşkın bozulmuş özelliklerine parazit gibi yapışmışlardır.


2. Bütün seks endüstrisi, pornografi, kitle iletişim araçlarının propaganda ettiği ve yaydığın cinsiyetler arası kalıplaşmış ilişkiler, bütün bunlar İlahi Aşkınızın ortaya çıkarmanızı engellemeye yöneliktirler.


3. Cinsel içgüdü arzunuzu tatmin etmeye yönelik bir film seyretmek size zararsızca gözükür. Ruhsal gelişmenize hiçbir katkı sağlamayan eşyalar satın almayı reklam eden çıplak kadın bedenini seyretmek zararsızmış gibi gözükür. Ama sizin bilincinizde İlahi Aşka karşı nefret yerleşir. Bilincinize yerleştirilen ve gerçek Aşk’ı hayatınızda göstermenizi engelleyen filtreleri sizler gönüllü olarak güçlendiriyorsunuz.

4. Aşkın ilk İlahi tezahürü ile yıkılan medeniyetlerin zamanından beri temelli olarak yerleşen aşk anlayışı arasında o kadar büyük bir fark vardır ki kıyaslama yapmak bile zordur. Bu hayat ile ölüm gibidir.


5. Azizlerin bir özelliği İlahi Lütuf nektarını doğrudan yüreklerinde alabilmeleridir. Fiziksel dünyada, İlahi Lütfün alınmasıyla kıyaslanabilecek hiçbir haz yoktur.

6. Sadece temiz yürekler bu İlahi Lütfü alabilirler. İlahi enerjinin akışı, İlahi Aşkın akışı tüm bedenlerinizden sizi okşayarak geçmektedir. Tüm çakralarınızda, tüm enerji merkezinizde büyük bir coşku hissediyorsunuz.

7. Fiziksel dünyadaki en güzel cinsel deneyiminiz Tanrı’nın size gönderdiği bu Lütuf ile kıyaslanamaz bile.

8. Bir düşünün, porno film seyrettiğinizde, küfre izin verdiğinizde, kadınlara ve cinsiyetler arası ilişkiler ile ilgili çirkin söz ve davranışlara müsaade eden insan topluluğunda bulunmanız bu kadar zararsız mıdır? Bunun gibi her bir negatif titreşim sizi İlahi Aşk özelliğinden uzaklaşmanıza neden olur.

 

9. Çiçekleri, doğayı, çocukların gülümsemelerini seyredin. Aşkınızı, her türlü aşk karşıtı tezahürlerinden sürekli koruyun.


10. Yakınlarınızı, çocuklarınızı koruyun. Gezegeninizin geleceği, yeni neslin Aşk ile ilgili nasıl bir anlayış elde edeceğine bağlıdır.
 

Yüreğinizde Aşk duygusunu büyütün


1. Tüm özelliklerden, tüm İlahi özelliklerinden Aşk özelliği en önemlisidir. Dünyalar Aşkla yaratılırlar. Ve hayatınızda mutluluk hissedemiyor, eğer sizi sıkıntılı düşünce ve duygular sardıysa, Aşk yetmezliği çekiyorsunuzdur.
 
2. Sizi sevip sevmediklerini bir önemi yoktur. Aşk, varlığınızın derinliklerinde bulunan bir güçtür. Ve İlahi Enerjiyi, Kaynağından aldığınız sürece o her zaman sizinle beraberdir. Bu yüzden Aşk duygusunun en ufak bir yetmezliği sizi uyumsuz bir bilinç duruma sokmaktadır.

3. Aşk özelliği tüm Yaratılışa nüfuz eder, yaşamınızla ve tüm canlı varlıkların yaşamıyla organik olarak iç içedir. Ve dünyadaki pek çok problem hatta dünyadaki tüm problemler diyebilirim Aşk eksikliğine bağlıdır.


4. Yüreğinize Aşk’ın fokusunu nasıl yerleştirebileceğiniz ile ilgili size tavsiye vermeye geldim. Bu alıştırmayı her gün, her boş dakikanızda yapacağınıza bana söz verin.
 
5. Bu alıştırma hiçbir eğitim, ek bir hazırlık ve önkoşul gerektirmiyor. Bu alıştırmayı evde, işte, en kalabalık yerlerde insanlar arasında bulunurken yapabilirsiniz


6. Gözleriniz önünde her zaman sevdiğiniz bir kişinin sureti olmalıdır. Aranızda pek çoğu bu dünyada hiç kimseye karşı sevgi hissetmediğini söyleyebileceğine çok iyi anlıyorum. Bu bir yanılsamadır. Sizler sevmek zorundasınız.

7. Bilincinizde seveceğiniz birisinin suretini bulmanız gerekiyor. Şimdi bunun mutlaka sevgilinizin sureti olması gerektiğini söylemiyorum. Ama kalbinizin derinliklerini araştırın. Sevebileceğiniz bir suret bulun. Bu anneniz, babanız, eşiniz, çocuklarınız olabilir. İçsel seviyede bağınız olan bir Üstat olabilir.

8. Eğer yüreğiniz öyle yaralıysa, sevgili sözcüğü anılmasında bile gözyaşlarınızı tutamıyor ve kendinizi acımaya başlıyorsanız, siz yine de bilincinizde tutunacağınız ve Aşk hissedeceğiniz bir şekil bulmalısınız. Hatta bu evcil hayvanınız veya sevdiğiniz bir bitki de olabilir.

9. Yüreğinizde Aşk duygusunu büyütün. Hayatınızdaki en önemli görev Aşk duygusunun ne olursa olsun size geri dönmesini sağlamaktır. İnsanlar arasında bulunuyorsanız çevrenizdeki insanlara sevgi hissetmeye deneyin. İnsanları sevin, onların size yaptıkları veya yapabilecekleri şeyler için değil, öylesine nedensiz bir Aşk hissedin.


10. Aşk duygunuza uzun sure yoğunlaşamazsanız bile, günde iki-üç dakika dahi Aşk hissetmeye zaman ayırmalısınız. Bu duyguyu kendi içinizde büyütün.
 
Dünyaya yeni enerjiler, Aşk, Birlik enerjileri geldi


1. Bir gün gelecek çevrenizde bulunan herkese, Dünya’da yaşayan tüm insanlara, Dünya’nın kendisine, doğaya, bulutlara, göğe, yağmura, güneşe, her şeyi kapsayan, sebepsiz bir Aşk hissedebileceksiniz. Aşk duygusuyla ve çevrenizdeki her şeyle Bir olma hissiyle dolup taşacaksınız. Siz aynı zamanda bunların tümüsünüz.


2. Bilinciniz, insani bilinciniz sizi çevreleyen her şeyden sizi ayırmakta, ama doğanız ve etrafınızdaki doğa aynı olduğunu anlayın.
 
3. Her şey Tanrı’dır. Ve Tanrı’yla Bütünlüğümüzden ayrı olmamız yalnızca bilincimizde mevcuttur.

4. Şimdi başka bir şey hakkında konuşalım. Bu fırsatı kullanarak bu zaman diliminde size yararlı olacak bilgi veya haber vermek istiyorum.Sizler bu zor zamanda, dünyanızda ayrışma gerçekleşirken, bedende bulunuyorsunuz.

5. Kozmik devirler değişti ve Dünya’ya yeni enerjiler geldi. Aşk, Birlik Enerjileri. Bu enerjiler Venüs gezegenin etkilerini taşımaktadırlar. Bu enerjilerin etkilerini hissetmeyen tek bir canlı varlık dahi yoktur.

6. Ancak bu enerjiler herkese yararlı bir etki etmemektedirler. Dünyanızda bazı varlıklar İlahi Kaynak ile olan bağlarını o kadar bozmuşlar ki varlıkları bu enerjileri artık algılayamamaktadır. Onlar ölüdürler.
 
7. Ve tıpkı güneşin bütün bitkileri aydınlatması ve olumlu etki etmesi, gelişmelerini ve yaşam faaliyetini desteklemesi gibi, güneş aynı zamanda kurumuş, ölmüş bitkileri de aydınlatmaktadır. Ve güneşin etkisiyle bu bitkiler iyice kuruyor ve sobaya atılacak hale geliyorlar.
 
8. Bu yüzden ölmek üzere olan her şey yakın zamanda toplanacak ve kozmik fırında yakılacaktır. İyi bir bahçıvan, bahçesini izlemekte ve sağlam bitkilere enfeksiyonun yayılmaması için kuruyan ağaçları zamanında yakmaktadır.

9. Size şimdi söylediğim şey çok üzücüdür. Fakat hayatınızda karşılaştığınız bir gerçektir.

10. Kayıplar kaçınılmazdır ve herkes kendi yolunu kendisi seçiyor. Sizler Dünya’da bulunduğunuz her dakika bir seçim yapıyorsunuzdur. Ya Tanrı’yı, Hayat’ı seçiyor ya da ölümü seçiyorsunuz.

Seviyorsanız yaşıyorsunuz demektir


1. Kaç defa tohum ile zararlı otun birbirinden ayrılacak vaktin geleceğini duydunuz. Kaç defa zararlı otun ayrıştırılması ve yakılması gerektiğini duydunuz.

2. Hiç kimse, hatta Tanrı’dan çok uzak olanlar bile bu sözü hayatında bir kere bile olsa duymadığını söyleyemez. Niçin şaşırıyorsunuz? Vakit geldi.

3. Ve yeni titreşimleri özümseyemeyen , yeni bilinç seviyesine geçiş yapamayan insanlar, gelecekteki kaderleriyle ilgilenecek bahçıvanın eline düşeceklerdir. Evrenimizin bahçıvanı ise Tanrı’nın ta kendisidir.

4. Bu yüzden hiç bir şey için endişelenmeyin. Her şey Tanrı’nın İradesine göre gerçekleşir ve bu sürelere bağlı tüm vadeler ve tüm işler İlahi plana göre tam zamanında gerçekleşecektir.

5. Bu süre zarfında ne yapmalısınız? Doğadan ders alın. Ormana gidin ve ormanda neler olup bittiğine bir bakın. Orada kuruyan ağaçlar ve çürüyen kütükler vardır. Ama genç filizler de vardır. Ve hayat devam ediyor. Arılar vızıldıyor, kuşlar ötüyor, çiçekler açıyor. Tam bir ahenk mevcuttur.


6. Ve her biriniz bu ormanda emsalsiz bir çiçektir. Bu yüzden sizler sadece çiçekler gibi açmalı ve çevrenizdeki her şeye karşı Sevgi hissetmelisiniz.

7. Çevrenizdeki doğadan örnek alın. Her çiçek sadece çiçek açmakta. O, kurumuş ağaçlarla ve çürüyen ağaç kütükleriyle savaşmamakta. Her şey İlahi Yasaya tabidir ve her şey İlahi Yasaya göre gerçekleşir.

8. Ve inanın bana evrende ölü veya mevcut Yasaya uymak istemeyen her şeyden, evreni tüm çöpten temizlemekle görevlendirilmiş hizmetliler vardır.

9. Hasat zamanını duydunuz. Hasat zamanın yakın olduğunu düşündünüz. Hasat zamanı başladığında nedense hiç kimse endişelenmedi. Ve hasat tüm hızıyla sürüyor. Ve her şey o kadar doğal gerçekleşiyor ki insanlar bu hasadı fark etmiyorlar bile. Her şey zamanında ve İlahi Yasa’ya tamamen uygun olarak gerçekleşiyor.


10. Bugün size çok yararlı bir bilgi verdim. Ve bu bilgiyi çok yumuşak bir şekilde vermeme rağmen Dünya’da olup biten olayları duymak pek çoğu için üzücü gelecektir. Fakat ben yinede de canlı olan her şeye karşı daha sık Aşk hissetmenize çağırıyorum. Çünkü yalnızca Aşk hayatınızda ve çevrenizdeki insanların hayatlarında mucizeler yaratabilir. Seviyorsanız, yaşıyorsunuz demektir! Ve önemli olan da budur.

23 Şubat 2013 Cumartesi

ESRARENGİZ ÜÇÜNCÜ GÖZ İLMİ – OSHO




Beynimizin bir yarısının kullanılmadığı; en zeki insanlarda, dâhilerde bile beynin en fazla yarısının kullanıldığı, diğer yarının kullanılmadığı ve gelişmediği gözlenmiştir. Bilim adamları ve psikologlar bunun nedenini bilememektedirler. Beynin o yarısı ameliyatla alınsa bile her şey normal olarak işlemeye devam edebilir; kişinin beyninin yansının alındığından haberi bile olmayabilir. Oysa bilim adamları doğanın gereksiz hiçbir şey üretmediğinin bilincindedirler. Bir kişinin beyni hatalı olabilir ama tüm insanlığın değil! Ama tüm insanların beyinlerinin yarısı kullanılmamış, faaliyet dışı ve tamamen hareketsizdir.
Yoga beynin bu kısmının yalnızca üçüncü göz çakrasının etkin duruma gelmesiyle faaliyete geçeceği iddiasını korur. Beynin yarısı üçüncü göz çakrasının altındaki, diğer yarısıysa üstündeki merkezlerle bağlantılıdır. Üçüncü göz çakrasının altındaki merkezler çalışırken beynin sol tarafı kullanılır. Onun üzerindeki merkezler harekete geçtiğindeyse beynin sağ tarafı etkin duruma gelir. O diğer yarının faaliyetleri hiç yaşanmamış olduğunda bunun kavranması da imkânsızdır.
İsveç’te adamın biri trenden düşmüş. Hastaneye kaldırıldığı sırada çevresindeki on beş kilometre çapında yayın yapan tüm radyo istasyonlarının programlarını duymaya başlamış. Önce duyduğu sesi bir uğultu olarak tarif ettiği için bunun beynindeki bir hasardan kaynaklandığı düşünülmüş. Ancak iki hafta sonra radyo programlarını net bir şekilde duymaya başlamış ve büyük bir korkuya kapılıp doktoruna ne olup bittiğini sormuş. Doktora radyo programlarını kulağının dibinde bir alıcı varmışçasına net bir şekilde duyabildiğini anlatmış. Doktor ona ne duyduğunu sorunca bir şarkının dizesini tekrarlamaya başlamış; bu doktorun biraz önce evdeyken radyoda duyduğu şarkının aynısıymış. O şarkıdan sonra radyo yayını bitmiş ve doktor da hastaneye doğru yola çıkmış. Yayın yeniden başladığında hastanın duyduğuyla, yayınlanan şeyleri kıyaslayabilmek için hastaneye bir radyo getirilmiş. Bunun sonucunda adamın kulaklarının bir radyo alıcısı gibi işlediği anlaşılmış. En sonunda ameliyat olması gerekmiş yoksa çıldırabilirmiş çünkü programları kapatması mümkün değilmiş. Yayınları istese de istemese de her an duyuyormuş.
Bu olayın kesinleştirdiği bir şey varsa, o da kulağın çok büyük bir potansiyele sahip olduğudur. Bu yüzyılın sonunda kulaklarımızı radyo yayınlarını doğrudan dinlemek için kullanmamız mümkün olabilir. Kulağa yalnızca bir açma kapama düğmesi eklenerek radyo alıcısı gibi kullanılması sağlanabilir. Bu fikir yalnızca adamın geçirdiği tren kazası sayesinde ortaya çıktı. Zaten dünyada birçok yeni buluş, fikir ve bakış açısı kazara ortaya çıkmıştır. Geçmiş bilgilerimize dayanarak kulağın radyo alıcısı gibi işleyebileceğini asla düşünemezdik. Kulak da, radyo alıcısı da duyma işini gerçekleştiriyor, ikisi de alıcı özellikte. Ama radyo kulaktan sonra ortaya çıkmış, kulak ona bir model oluşturmuştur; radyo, kulaklarımız sayesinde anlam kazanmıştır. Kulağın sahip olduğu diğer potansiyel özellikler kazara karşımıza çıkmadıkça bizim için bilinmez olarak kalacaktır.
Benzer bir vaka da İkinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelmişti. Bir adam yaralanmış ve bilincini yitirmişti. Bilinci geri geldiğinde gündüz vakti gökyüzündeki yıldızları görebilmeye başladı. Yıldızlar her zaman oradadır ancak Güneş’in parlaklığından dolayı onları göremeyiz; çok uzaktadırlar ve gün ışığı araya girer.
Güneşten yüz binlerce kat daha büyük yıldızlar mevcuttur ama Güneş’e ve dünyaya çok daha uzak mesafededirler. Güneş ışınlarının dünyaya ulaşması yaklaşık dokuz dakika alırken en yakındaki yıldızın ışığının dünyaya ulaşması dört ışık yılı sürer. Güneş ışığı saniyede üç yüz bin kilometre hızla yol alır. Bu hızda bile Güneş ışığının dünyaya ulaşması dokuz dakika alır ve en yakın yıldızın ışığı da dünyaya dört yılda ulaşır. Öyle uzak yıldızlar vardır ki ışıkları bize dört bin yıl, dört yüz bin yıl, dört milyon, hatta dört milyar yılda ulaşabilir. Bazı bilim adamlarına göre kimi yıldızların ışınları Dünya var olmadan önce yola çıkmış oldukları halde ancak gezegenimiz yok olduğunda ona ulaşmış olabileceklerdir. O ışınlar kendi yolculukları boyunca Dünya diye bir olgunun var olmuş olduğunu asla öğrenemeyebilirler.
Bu yaralanmış adamın gördüğü yıldızlar gündüz de vardır ama görünmezler. Oysa o görüyordu! Gözlerine ne olmuştu? Olağanüstü bir kapasite geliştirmişlerdi; bu olay gözlerin potansiyelini ortaya çıkarmıştı. Gözlerimizin bizim farkında olmadığımız, uyur durumda bir potansiyeli olduğunu gösterir ki tüm duyularımız böyle bir potansiyele sahiptir. Bize mucize gibi görünen her şey normalde uykuda olan potansiyelimizin bir anlık açığa çıkışından kaynaklanır. Bu mucize değildir. İçimizde binlerce ortaya çıkmamış mucize gizlidir; kilitli kapılar ardında saklanırlar.
Birkaç dakika önce beynimizin yarısının genelde kullanılmadığından ve yalnızca üçüncü göz çakrasının faaliyete geçmesiyle etkin hale geldiğinden söz ediyordum. Bu yoganın içgörüsüdür. Bu tür içgörüler yakın zamanda edinilmiş deneyimler sayesinde ortaya çıkmış değildir, yirmi bin yıllık bir bilgi birikimine dayanırlar. Bilimin ulaştığı sonuçlara fazla güvenemezsin çünkü bilimin bugün doğruluğuna inandığı bir verinin altı ay sonra yanlışlığı kanıtlanabilir. Oysa yoganın bu içgörülerinin doğruluğu en az yirmi bin yıllık deneyimler sayesinde kanıtlanmıştır. Kendi uygarlığımızın ilk olduğuna dair bir yanılsama içinde olsak da bizden önce de birçok uygarlık var olmuş ve ortadan kalkmıştır. Bizden önce birçok kez insanlık benzer, hatta daha ileri bilimsel gelişmelere erişmiştir ama bu uygarlıklar yok olmuştur.
1924 yılında Almanya’da atom bilimi üzerine bir araştırma merkezi kurulmuştu. Bir sabah aniden, Falkaneli adında bir adam buraya gidip merkezin üst düzey görevlilerine yazılı bir mesaj iletmişti. Bu mektupta şöyle yazıyordu: “Ben ve birkaç kişi atom bilimiyle ilgili bazı kesin gerçekleri bilmekteyiz ve bu bilgilere dayanarak sizi atom araştırmalarında daha ileri gitmemeniz için uyarıyorum çünkü bizim uygarlığımızdan önce gelen niceleri patlayıcı atom enerjisi sayesinde kendi kendilerini yok etmişlerdir. Daha ileri gitmeden araştırmaları durdurmak en hayırlısıdır.” Daha sonra bu satırların yazarı bulunmaya çalışıldıysa da başarılı olunamadı.
1940′ta Heisenberg adlı büyük Alman bilim adamı, atom enerjisini geliştirmek üzere çalışmalar yapıyordu. Yine aynı kişi, yani Falkaneli onun evine gelerek hizmetçisine bir not uzatıp oradan uzaklaştı. Notta yazan mesaj aynıydı ve yine yazarın izi bulunamadı.
1945′te Hiroşima’ya atom bombası atıldığında bombanın yaratılmasına katkıda bulunan on iki bilim adamının her biri de, Falkaneli’den hala araştırmaları durdurmak için çok geç olmadığını; aksi takdirde yıkım için ilk adım atıldığına göre sonuncusunun da fazla uzakta olmadığını dile getiren benzer bir mektup aldılar. Amerika’nın en büyük nükleer bilim adamı olup atom bombasının üretimine büyük katkılarda bulunmuş olan Oppenheimer bu mektubu alır almaz nükleer araştırma kurulundan istifa edip, “Günah işledik” diye beyanatta bulundu. Oysa bir kez daha bu Falkaneli’nin izine rastlanamamıştı. Falkaneli’nin iddiası epey olasıdır: Bizden önceki uygarlıklar atom enerjisiyle oynayıp kendi kendilerini yok etmiş olabilirler.
Hindistan’da Mahabharata savaşı sırasında biz de atom enerjisiyle oynayıp kendimizi yok ettik. Durum şudur: Çocuk büyür ve babasının yaptığı hataların aynılarını yapar. Artık yaşlanmış olan baba onu bu hataları tekrarlamaması için uyarır ama artık yaşlanmış olan kuşaklar genç kuşakları uyarsa da gençlikte böyle hatalar hep yapılır. Uygarlıkların yıkılması da aynı adımların atılıp, geçmiş uygarlıkların hatalarının tekrar edilmesinden kaynaklanır. Uygarlıklar da çocukluk ve gençlik evrelerinden geçip, yaşlanır ve ölürler.
Yoganın içgörüleri yirmi bin yıllık bir süreç sonucunda kazanılmıştır; tarihi olarak yirmi bin yıllık bir dönemin vardığı sonuçlar oldukça açık ve nettir. Bir adamın gençliğini incelemek istediğinde on adama birden göz atman gerekir çünkü bir adam için geçerli olan, herkes için geçerli olmayabilir. Tek başına bir kişi veya bir olayın incelenmesi sonuca varmak için yeterli değildir. Bu yüzden geçmiş yirmi bin yılın oluşturduğu resmin yeterince açık olduğunu söylüyorum.
Yirmi bin yıl boyunca yoga, bu dünyevi yaşamın ötesini bilebilmek için beynin uyur vaziyette, faaliyet dışı olan üçüncü göz çakrasıyla bağlantılı olan diğer yarısını harekete geçirmemiz gerektiği konusundaki ısrarını korudu. Mutlak olana dair, yani maddenin ötesine dair herhangi bir şey öğrenmek istiyorsan beynin bu diğer yarısının faaliyete geçmesi gerekiyor. Ve bu diğer yarıya açılan kapı, yani üçüncü göz çakrası, tilak’ı uyguladığımız noktadadır. Orası dışsal noktadır ve alnın yaklaşık dört santim derininde yer alan içsel bir merkeze karşılık gelir. Bu derin nokta, bu merkez, maddenin ötesinde yer alan transandantal dünyaya açılan bir kapı görevi görür.
Hindistan’da tilak kullanıldığı gibi, Tibet’te de üçüncü göz çakrasına ulaşabilmek için bu noktaya cerrahi müdahaleler uygulamaya dayalı yöntemler mevcuttur. Tibetliler üçüncü göz çakrasına ulaşmak için tüm diğer uygarlıklardan çok daha fazla çaba göstermişlerdir. Gerçekten de farklı yönlerden yaşamı irdeleyen Tibet ilim ve yaklaşımlarının tümünün temelinde üçüncü göz anlayışı yatar.
Daha önce trans halindeyken hastalıklara çare bulan Edgar Cayce’ten söz etmiştim. O, Amerika’daki tek vakaydı, oysa Tibet’te insanlar yalnızca transa, samadhi’ye geçebilen İnsanlardan tıbbi öneri alırlar. Tibetliler üçüncü göz çakrasına ameliyatla dışarıdan ulaşmaya çalıştılar. Ancak bu noktaya dışarıdan ulaşmak, Hindistan’da yapıldığı gibi yoga yöntemleriyle içsel olarak ulaşmaktan oldukça farklıdır. Beynin uykuda olan kısmı yoga sonucu içsel olarak etkin duruma geçtiği zaman, bilincin gelişiminden dolayı etkinleşmiş olur. Bu merkez, bilinçsel arınma gerçekleşmeksizin dışsal olarak açıldığında beynin o yarısının faaliyete geçmesiyle elde edilecek başarıların kötüye kullanılma olasılığı doğar çünkü adam aynı kalmış, bilinci meditasyon yoluyla içsel bir dönüşüme uğramamıştır. Bilincin meditasyon sonucunda değişim geçirmesi gerekmektedir.
Beynin bu tarafı içsel bir dönüşüm olmaksızın etkin duruma geçerse, kişi örneğin duvarların ve maddesel engellerin arkasını görebilme yeteneğini kuyuya düşmüş birini görüp onu kurtarmak için değil de yerin altında gördüğü hazineleri çıkarmak için kullanabilir. Böyle bir kimse insanların kendisine itaat etmesini sağlayabileceğini gördüğünde onlardan kendi çıkarları için faydalanabilir.
Dışsal müdahaleler Hindistan’da da yapılabiliyordu ama Hintliler buna hiç yeltenmediler çünkü yogayı uygulayan kimseler bilincin içsel olarak dönüşümü gerçekleşmeksizin böyle güçlerin etkin duruma gelmesinin ve onları kötüye kullanacak olan kimselerin eline geçmesinin ne denli zararlı sonuçlar doğurabileceğini biliyorlardı. Bu tıpkı bir çocuğun eline bir kılıç vermeye benzer. Çocuk kılıçla yalnızca diğerlerini değil kendini de öldürebilir. Demek ki yeni güçler etkin kılınmadan önce bilincin dönüşüme uğraması şarttır.
Tibet’te tilak’ın uygulandığı nokta fiziksel aletlerle delinmeye çalışılmıştır. Böylelikle Tibetliler beynin uyuyan kısmındaki gücü öğrenme ve yaşama fırsatını elde etmiştir. Oysa manevi disipline göre Tibet büyük bir ülke olamamıştır. Bunca yol kat edilmiş olmasına karşın Tibet’ten bir Buda çıkmamış olması şaşırtıcıdır. Birçok güç geliştirilmiş, benzersiz birçok bilgi edinilmiş ama önemsiz amaçlar uğruna kullanılmışlardır. Hindistan’da ise bir takım aletlerle deneyler yapmak yerine tüm enerjiyi içsel olarak üçüncü göz çakrasına odaklamaya çalışılmıştır ki üçüncü göz bu kabaran enerjinin gücüyle açılabilsin. Bilinç akışını üçüncü göze odaklamak büyük bir disiplin gerektirir; zihnin yüksek disiplin düzeylerine çıkmasını gerektirir. Genelde zihin aşağı doğru hareket eder; aslında zihin normalde cinsellik merkezine doğru akar. Ne yaparsak yapalım; para kazanmak, statüyü yükseltmeye çalışmak gibi eylemlerde de görünmez bir şekilde motivasyonu sağlayan güç cinsel arzudur. Para kazanıyorsak, bunu yalnızca seksi satın alabilme ümidiyle yaparız. Daha yüksek mevkilerde olmayı arzuluyorsak, bu yalnızca seks partnerleri seçecek ve garantiye alacak güçte olabilmek içindir.
Bu nedenle geçmişte bir kralın ünü sahip olduğu kraliçe sayısıyla ölçülürdü ki gerçek ölçüt de budur. Yoksa iktidarın ne değeri kalır? Demek ki iktidar, para ve statü dolambaçlı bir yoldan yalnızca temeldeki seks dürtüsünü tatmin etmeye yöneliktir. Enerjin aşağıya, yani cinsel merkeze doğru akmaya devam ettiği sürece manevi olarak eğitilebilmen zordur.
Bu nedenle enerjini daha yüksek düzeylere yönlendirmek istiyorsan cinsel enerjinin doğrultusu tersine döndürülmelidir. Akışın yönü tümüyle tersine çevrilmelidir. Bir geri dönüş yapıp tüm dikkatini yukarıya dönük olarak yönlendirmelisin. Yukarı doğru dikey bir hareket olmalıdır ve bu büyük bir manevi disiplin gerektirir. Atılan her adımda bir yüzleşme yaşanacak ve yapılması gereken fedakârlıklarla karşılaşılacaktır. Engin ve sınırsız olana ulaşabilmek için alt düzeydeki her şeyden kurtulman gerekecek. Bedelin ödenmesi gerekiyor. Böyle bir bedel karşılığında yüce güçler elde ettiğinde onları kötüye kullanman mümkün müdür? Kötüye kullanmak söz konusu olamaz çünkü bu güçleri kötüye kullanma potansiyeline sahip olan kişi bu hedefine ulaşamadan yarı yolda tükenip gidecektir.

 

21 Şubat 2013 Perşembe

EZOTERİM NEDİR

         Ezoterizm , sadece seçilmiş belli bir topluluğa verilen ( bunlara inisye  denir ) , semboller ve şifreler aracılığı ile aktarılan , erginlemeye ( fr. initiation ) dayanan, metafizik öğretilere denir.


Ezoterik öğretiler , çağlar boyunca ,sadece bu öğretileri almaya hazır kimselere gerektiği gibi verildiğinden ve çağın getirdiği değişikliklere gerek semboloji gerekse de açıklama yönünden uyum sağlayabildiği için günümüze kadar gelmiştir. Bu öğretiler geniş kitlelerde yayılmamış , yayıldığı yerde de bozulmaya uğrayıp yok olmuştur . Bu sayede saflığını koruyan öğretiler bu yüzyılın son yarısındaki “ bilgilenme “ ye paralel olarak kısmen gün ışığına çıkmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da yanlış anlamalar ya da yanlı yayınlar da ortaya çıkmaktadır.



Ezoterizm hakkında dikkat edilmesi gereken bir husus da dinlerin ezoterik ve egzoterik yanları olmakla birlikte , ezoterizm sadece dinlerin ezoterik yanı demek değildir . Bunu yanında ezoterizm sadece belli topluluklara ait bir din de değildir. Kutsal olan sadece dinin tekelinde bulunmaz , daha farklı bir deyişle kutsal ile ilgilenen her öğreti bir din olmak zorunda değildir . Ezoterizm kutsal olana daha derin bir bakıştır.



Ezoterizmi genel olarak bir inanç olarak değil de , insanlığın tarihinin başlangıcından günümüze kadar gelen bir gelenek , öğreti olarak algılamak daha doğru olur. Bu bilgi sayesinde tarih içindeki bir çok sanatçı ve düşünürün eserlerini anlamak da daha kolay olur.
 
Ezoterik Öğretilerin Genel Özellikleri
 
Ezoterik öğretiler metafizik öğretilerdir.Metafizik , Doğa’nın , fiziksel görüntünün ötesini , yani sezgilerle anlaşılabilen bilgiyi kapsar.
 
Ezoterist her şeyden önce Tanrı’nın varlığına inanır . Evren’in ondan oluştuğu ve her varlıkta kendinden bir töz olan bir Tanrı’ya . Bu bağlamda ezoterizmin yaradancı dinlerle yolu ayrılır. Aynı şekilde Cihangir Gener’in söylediği gibi ezoterizm panteizm de demek değildir . ( a.g.e )

Amaç Tanrı’dan varolan fakat onun kadar mükemmel olmayan insanın dünya üzerinde yaşadığı hayatlarının sonucunda tekamül ederek yeniden Tanrı’ya dönmesidir. Bu düşünde en güzel ifadelerini Hint düşüncesinde bulmuştur.

Aynı şekilde bu tekamül süreci için de dünya üzerinde çeşitli ırkların yaşadığı ve sonra da yok oldukları kabul edilmektedir.

Ezoteristin kişisel ödevi kendi tekamülünü sağlamak , kolektif ödev ise başkalarınınkini sağlamaktır. Bu iki ayrı ödev birbirlerinden soyutlanamaz.

Ezoterist Dünya üzerinde yaşayarak öğreneceği çok şey olduğuna inanır ve dejenere öğretilerde olduğu gibi kendini dış dünyaya kapamaz.

Ezoterik öğreti sadece geleneksel bilgi ile sınırlı kalmaz , ezoterist çağının bilimsel gelişmelerini de uyarlamayı bilir.

İlk çağlardan bu yana bu öğretilerin geniş halk kitleleri tarafından yanlış algılanıp bozulma ile yok olabileceği düşüncesi bu öğretinin üstadlarını öğretilerini semboller ve gizli ifadeler ile aktarma zorunluluğuna itmiştir. Kullanılan semboller ise hiç bir zaman insana uzak olmayan ve anlamına ulaşabileceği sembollerdir.

Ezoterizmi iyi anlayabilmek için ezoterizmin ve ezoterik düşüncenin tarihini ve buna paralel olarak sembollerin dilini öğrenmek gerekmektedir. Ezoterik düşünce tarihi insanlık tarihinden soyutlanamaz , bu yüzden de ileride yayınlanacak yazılarımızda ezoterik düşünce tarihini insanlık tarihine koşut olarak inceleyeceğiz.

Ezoterik düşünce tarih boyunca Dünya’nın çeşitli yerlerinde ortaya çıkmıştır. Bugünkü Batı düşüncesinin kaynakları ise hem Doğu’dan hem de Batı’dan gelir.
 
 

Ezoterizm ile Karıştırılmaması Gereken Kavramlar


Ezoterizmin ilk bakışta anlaşılmasının kolay olmaması ve bir çok farlı kavramı kapsaması , çok daha farklı öğretilerle karıştırılmasına neden olmuştur. Kuşkusuz bu öğretilerin de ezoterizm ile ortak yönleri vardır , fakat bütünüyle aynı tutmak olanaksızdır. Ezoterizm ile bir tutulan fakat çok daha farklı olan kavramların başlıcaları şunlardır.

Okültizm
Mistisizm
Panteizm
Metafizik
Spritualizm
Teozofi
Antropozofi
Parapsikoloji
Ufoloji
 

Hermes ve Hermetizm


“Şimdi sen bu sırları öğrenmiş olduğuna göre,
Söz vermelisin sessiz kalacağına
Ve asla açıklamamaya
Tekrar doğuşun nasıl aktarıldığını.
Bu öğretiler, özel olarak kaydedilmiştir
Yalnızca Atum’un bilmelerini istediği
Kişiler tarafından okunsun diye.
Bulunmaz hiçbir ahenksizlik
Mekânı gökyüzünde olanlar arasında.
Tek amacı vardır hepsinin, tek zihin, tek his;
Çünkü bağlanmıştır sevgi büyüsüyle onlar
Tek ahenkli bütüne.” (Hermetika)
Batı Uygarlığını derinden etkileyen en önemli öğretilerden biri Hermetizm’dir. Bu ezoterik felsefenin simgesi de Hermes veya Thoth’dur. O, “Ermişlerin Ermişidir”. Hermes, kendinden sonra gelen dinleri, akımları, sanatı, bilimi ve felsefeyi etkilemiştir.
Yunanlılar, “Hermes” için hem kral, hem büyük rahip, hem de din kurucu olması nedeniyle, üç kere büyük ya da üç kere bilge anlamına gelen "Trismegistus" sıfatını kullanmışlardır. Sais'de bir tapınak inşa eden Hermes için, Mısır'ın "Ölüler Kitabı"nda, "ilahi kelamın efendisi ve ilahi sırların sahibi" denilmektedir.
Hermes mitolojide, ayaklarında kanatlar bulunan ve elinde çift tarafı yılanlı bir asa (Kadüs) tutan, miğferli güzel bir delikanlı olarak temsil edilmiştir. Yunanlılar “Hermes”, Romalılar ise “Merkür” derler. Hermes aynı zamanda Zeus'un postacısı, habercisi, elçisidir. En büyük büyücüdür. Elindeki sopasıyla insanları uyutur, uyandırır. Ruhları yeraltı dünyası olan Hades'e gönderir ve onlara eşlik eder. Platon eserlerinde Hermes'in Mısırlı bir Tanrı ya da Tanrı-insan olduğunu ve Mısırlıların ona “Thoth” adını verdiklerini belirtmiştir.
Hermes Yunan mitolojisinde Zeus ve Maia’nın oğludur. Tanrıların en hızlısıdır. Mitolojide haberci Hermes ölülerin ruhlarını yeraltına götürür, onlara rehberlik eder; çobanlarla, yolunu şaşıran yolculara kılavuzluk eder. Kimi başarılı ruhları, eğitip yükseltecek Osiris’e getirir, başarısız ve maddi âlemin sıradan duygu ağırlıklı çekimlerine körü körüne bağlı ruhları ise amenti’nin (öteâlem) geri düzeyli ortamlarında arınma işlemi geçirmelerinden sonra aynı seviyede yeni bir doğuma sevk eder. Eril öğenin temsilcisi olarak kabul edilir. Güneş'e en yakın gezegene onun adı verilmiştir. Mısır ilahı Hermes, Osiris’in habercisidir. Tüm kültürlerde habercilik, aydınlatıcılık, rehberlik ve aracılık fonksiyonları olan bir ilahtır.
Hermes’in yani Thoth'un terziliği ise dış anlamıyla değil, daha çok iç anlamıyla benimsenmiştir; yani o insanlara "inisiyasyon" yoluyla “Hal elbisesi” giydirmektedir. Hermes sözcüğü Anadolu Türkçesine de “Ermiş” olarak girmiş ve Tanrıya kavuşma halinin bir adı olarak benimsenmiştir. Hermes'in öğretisi Antik Mısır'da Theb ve Menphis tapınaklarında halka kapalı ve yalnızca inisiye olmuş kendi üyelerine derece derece sunulmaktaydı.
Hermetizm bilgiye çok önem verir. Geniş halk kitleleri çoğunlukla her konuda bilgi sahibi olmadan, konuşur ve fikir yürütmeye kalkışırlar. Victor Hugo bu konuda şöyle söz alır: “Bilgisi olmayanın, fikri de olamaz”.
Tüm ezoterik sistemlerde olduğu gibi Hermetizm’in de temel kurallarından biri, bilginin kuşaktan kuşağa, bir inisiyatik zincir ile iletilmesini sağlamaktır. Kişi öğretilenleri putlaştırmadan sembollerle yorumlayarak öğrenir. , Tarih boyunca ezoterik sistemlerde bilginin ehil olmayanlarca maddi kazanç, şöhret ve kişisel egonun tatmini için kullanılmasından dolayı, kitleler ile paylaşılması sakıncalı görülmüştür. Sadece belirli bir ruhsal tekamül düzeyine erişen ve kültürel altyapısı sağlam kişilerce anlaşılabilmesi, ezoterik öğretilerde kapalılığı zorunlu kılmıştır.
Hermestizm bu konuda şöyle der: "Her us büyük gerçekleri kavrayamaz. Çoğunluk ya aptal, ya kötüdür. Aptalsalar, gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler. Kötüyseler, bu gerçeği kötüye kullanarak, büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka yol yoktur. Bulmak, bilmek, susmak gerek..."
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç‘ın “İslam Kaynakları Işığında Hermes ve Hermetik Düşünce” isimli eserinde farklı kültürlerde Hermes’in izdüşümlerini görmek mümkündür. Değişik isimler altında tezahür eden bu figür daha çok “Hermes” ismiyle anılmaktadır. Eski Mısır dinindeki “Thoth”u, İbranî dinindeki “Uhnuh”u, Budizmdeki “Buda”yı, Zerdüştlükteki “Hûşeng”i ve İslâm dinindeki “İdris”i hep “Hermes” karşılığı olarak düşünülmüştür. Hermes’in tüm kültürlerde geçen ortak yaşam özellikleri şöyledir; adı, Tufan’la beraber anılır ve seçkin, bilgili bir kişiliği vardır. O, yüce bir makama çıkmış ve ölmemiştir. Rivayetlere göre ilk defa mabet inşa edip içerisinde Allah’a ibadet eden, Tıp bilimi hakkında ilk konuşan ve Tufan’ın geleceğini de ilk haber veren bu O’dur. Haberci yönü birçok efsanede ön plana çıkmıştır.
Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman âlimlere göre Hermes ve Enok, Hanuk ve İdris aynı kişilerdi. Hermes'in Mısırların Tanrısı Thoth ile aynı kişi olduğu söylenir. Platon'a göre o; bilimleri ve yazıyı ilk ortaya çıkaran kişiydi. Bazı görüşlere göre üç Hermes vardı. İlk Hermes Tufandan önce yaşıyordu, ikincisi Nuh'tu ve üçüncüsü Mısır'da birinci Hermes'in tabletlere yazdığı bilgileri bulan ve açıklayan Hermes'ti.
Farklı zamanlarda yaşamış birden çok “Hermes” ’ten birçok kaynakta bahsedilmektedir. Bu görüşe göre “Hermes” bir özel isim değil, bir sıfat, hatta bir lakaptır ve tek bir kişiye değil; otorite olan bir takım şahsiyetlere verilen ortak bir unvandır.
Hermes şöyle demektedir: "Yükseklerde ve enginlerde bütün dünyayı araştır. Yalnız iki şey bulacaksın: Yaratan ve yaratılan".
Hermes için birçok şey söylenir. İnsanlığa gökler hakkında ve tıp konusunda bilgiler veren, harflerin ve yazının mucidi, insanlara giyinmeyi öğreten terzi, Allah’a ibadet için evler bina eden, Nuh tufanından haber veren hep odur. Mısır medeniyetinde kutsal sayılan; Gramer, Mantık, Hitabet, Aritmetik, Geometri, Müzik ve Astronomi’den oluşan Yedi Serbest İlimi Hermes-Thoth’un bulduğu rivayet edilir. “Corpus Hermeticum” Hermes’in Külliyatı tüm külliyatıdır.
“Hermetik Külliyat” başlıca şu eserlerden oluşmaktadır: 1-) “Corpus Hermeticum”,
2-) “Asclepius”, 3-) Stobaeus’un “Anthologium”, 4-) “Nag Hammadi” metinleri.
İskenderiyeli Clemens'in vermiş olduğu bilgilere göre Hermes'in önemli olan kitaplarının sayısı 42'dir. Bunlardan 36'sı Mısırlıların bütün felsefelerini içerir. Geriye kalan 6 kitap da taşıyıcıları olan rahipler tarafından aynı şekilde ezbere bilinirler. Bu altı kitap vücudun yapısı, hastalıklar, organlar, ilaçlar ve diğer tıbbi bilgiler içermektedirler.
Hermes'e göre Tanrı'nın niteliği "Yaratmak ye her şeyi yapmaktır. Tanrı yaratıcı bir irade gücüdür". “Tanrı, akıl değildir, O aklın var oluşunun müsebbibidir. O, ruh değildir, ruhun var oluşunun müsebbibidir. O, ışık değildir, ışığın var oluşunun müsebbibidir."
Hermes’in öğretisi üç temel üzerine inşa edilmiştir:
Birincisi kavramsal olup akla hitap etmekteydi, ikincisi simgesel olup sezgiye, üçüncüsü mistik olup iç görüye ve iç deneyime hitap etmekteydi.
Hermetizm’de üçgen özel bir simge olarak kullanılmaktadır. Bunun nedeni anlayış, vicdan ve irfan gözünün açılması için birbirini bütünleyen kavramların üçlü bir dizge olarak kullanılıyor olmasıdır. Hermes'e göre amaç, insanın beş duyu bağından kurtarılması ve özgürlüğüdür. Bu özgürlük, insanın nefsi arzulardan arınarak asıl kaynağa ilahi nura kavuşarak şuurlanmasıdır.
Hermes şöyle der:
"Asıl insan Nur’dur (Ra, güneş, ışık). İnsanlar bu nuru tanımazlar ve onu fark edemezler; ancak hakikat budur. Nur her yerde, her kayada ve her taşta vardır. Bir insan nur olan Osiris (ışık) ile birleştiğinde, tümle birleşmiş olur ve o zaman nuru, o perdeler arkasında gizlense de yine her şeyi görür. Başka her şey geçicidir, ancak nur süreklidir. Nur insanın hayatıdır. Her insan için bu nur kendisine her şeyden daha yakındır. Bir insan; bilgi ile törenlerin ve ayinlerin üstüne yükselir ve Osiris'e ererse, Nur’a, o her şeyin başlangıcı ve sonu olan ve baştanbaşa nur ile çağlayan Amon-Ra'ya varır."
Hermes'in öğrencilerine öğüdü ise şöyledir:
"İlim kuvvetin, iman kılıcın, sukut da delinmez zırhın olsun. Hakikati herkesin anlayış derecesine göre açıkla. Ruh, üstü örtülü bir nurdur ki ancak aşk ile ebedi olarak parlar; aşksız ise sönüp gider."
Hermes şöyle der: " Bir olan şeyin gizemini bulmak ve tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirmek için aşağıdaki olan yukarıdakine eşittir ve yukarıda olan aşağıda olana eşittir". Bu bakış açısı mikro ve makro kozmosa dolayısıyla insan ve evrene bir arada bakmayı ve incelemeyi gerektirir.
Hermes’e göre Evren’in yedi katı vardır ve yedinci ve son kat ölümsüzlüğe kavuşulan büyük aydınlıktır.
İnsanın her yönden olgunlaşıp yetkinleşmesi yoluyla Tanrı’ya yaklaşabileceği inancı tüm gizemci ekollerden yer almıştır. Hermetizm öğretisinin temel öğelerinden biri olan “ışık-karanlık” diyalektiği de, sonradan çağlar boyunca birçok din ve inanç sistemine esin kaynağı olmuştur.
Hermetik düşünce, çevremizde olup bitene; “mikro” ve “makro” boyutta “diyalektik yaklaşım” ile bakar. Bu felsefi yaklaşım, “Her şeyin birbirine zıt fakat aynı oranda da birbirinden ayrılamayan bir ikili düzen üzerine kurulduğu” kabulünü benimser. Bu düşünce sistemine göre, kavramların her biri karşıtını kendi içinde barındırır. Düşünce, bir tezden onun içindeki karşıtına yani antiteze, bundan da yeniden karşıtına yani ilk kavrama dönmekle, iki kavramın birliğini oluşturan üçüncü kavrama yani “sentez”e ulaşılır. Bu düşünce, her şeyde iki kutup veya iki yön olduğunu, zıtların gerçekte sıcak ve soğuk gibi yalnızca aynı şeyin iki ucu olduğunu ve bu uçlar arasında o şeyin çeşitli derecelerinin var olduğunu açıklar. Benzer şekilde “madde” ve “ruh” ta aynı şeyin iki kutbundan başka bir şey değildir. Hermetik öğreti, zıtlıktan tamamlayıcılığa geçişe dayanır.
Hermes diyor ki: "Osiris semadadır, fakat Osiris aynı zamanda her insanın kalbindedir. Kalpteki Osiris, semadaki Osiris’i tanırsa o zaman insan tanrısal bir ermiş olur ve parçalanan Osiris tekrar toplanır."
Hermes için en son gaye nura kavuşmaktır. Hermes, konuşmalarının sonunda şöyle demektedir:
"İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılarsa ölümsüz insanlardır. Nur sizsiniz ve bu nur daima parlasın."
Hermes veya Thoth, nurlanmış kişi anlamında kullanılan bir sıfattır, Buddha gibi var olan hakikati bulmuş ve kendini aşmış, kendini gerçekleştirmiş kişi olarak karşımıza çıkar. Amon Ra; sevgi varlığı olan, kalpte parlayan nur, ateş anlamındadır. Amon Ra’ya kavuşulunca “ Varlığın Birliği” ne kavuşulur. Birliğin sırrı ise aşktır.
Orfeik öğretiye göre ise tüm Tanrıların en büyüğü olan Zeus, tüm evrenin kendisinden var olduğu Tanrıdır. Diyonizos ise, onun oğlu, yani tezahür etmiş “İlahi Kelam”’dır. İnsanlar, Diyonizos'dan birer parçadır. İnisiyeler ise, insanoğlunun Hermes'leri, yani ikincil tanrılarıdır. Orfeus, "Tanrılar bizde ölür, bizde dirilir" demiştir.
Mısır’da Amon Ra Rahipleri inisiyelere şöyle demektedirler: “ Tanrı nurdur ve her zerrede vardır! Bu yaşamda da Tanrı’ya kavuşmak mümkündür”.
Hermes ise şöyle vurgular: “İç ile dış, küçük ile büyük birbirinin aynı olduğuna göre, doğanın gözlerini çözerek saltık gerçeği öğrenmeden evvel, kendi küçük evrenimize dönüp, öz varlığımızın gizlerini öğrenme gereksinimini duyuyoruz.”
Hermetizm’in temel öğretisine göre madde karanlık ile özdeştir; ışık ise ruhtur ve aydınlık ruhtadır. Yeryüzündeki yaşam ruhun madde ile savaşından oluşan bir sınav evresidir. Gerçeğe ulaşabilmek, bu sınavdan başarı ile çıkabilmeye bağlıdır. Eğer ruh, maddeye ya da bireysel bağlılığa yenilerek bu sınavı kaybederse karanlığa tutsak olarak varlığını yitirir.
Hermetizm’in temel amacı hakikatin araştırılmasıdır. Bu bakımdan Hermetizm akıl ve bilimsellik taşır. Hermetizm zihinleri gelişmemiş ya da gelişmeye elverişli olmayan kişileri, gerçekleri ya anlayamayacakları, ya da kaldıramayacakları için sistemine kabul etmez. Özeleştiri yapamayan, bireysel tutku ve bağımlılıklarından sıyrılamayanlar için ezoterik sistemlerde yer yoktur.
Hermes: "Nedenler nedeni daima gizlidir. Çünkü sonsuzluk, pek kısa bir son olan zaman ve yine pek kısa bir son olan mekân içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Çünkü yaşarken zaman ve mekânla sınırlıyız. Sınırsızlık sınırlılık içinde kavranamaz. İsis tapınağında bulunan İsis heykelinin yüzü örtülüdür. Heykelin altında şöyle bir yazı yer alır:”Yüzümdeki örtüyü hiçbir ölümlü kaldıramaz”."
Hermes binlerce yıl önce, "İnsan varoluşun aynası ve özetidir. Aşağıda olan da yukarıda olan gibidir. Evren ise, büyük çapta bir insandır. İşte birlik mucizesi budur" demiştir. Hermes’in, “Yukarıda ne varsa, aşağıda da o var” mottosu, bireylerin tekâmülünü, bütünün tekâmülü için talep eder.
Hermetizm gibi ezoterik ve inisiyatik sistemler bireyin “Nasıl düşünmeli” sorusuna yanıt verir. Hür düşünülmesini ve düşünceye saygı gösterilmesini öğütler. Amaç, bir sıra ve düzen içerisinde sistemli olarak, makro ve mikro kozmos bakış açısından; insanın Tanrısal özelliklerle donanıp, Evrenin ahenk ve güzelliğine ulaşmasıdır.
Hermes’in dediği gibi; “Her parça bütünün temsilcisidir”. Ve parça bütüne ait olduğu müddetçe, parçadaki değişim, bütünü de değiştirir. Bireyin tekâmül seviyesindeki artış insanlığın tekâmül seviyesine olumlu olarak yansıyacaktır.
Büyük inisiyeler, kendi gibi olmuşlardır ve herkesten farklılaşmışlarıdır. Bize düşen gelişim yolunda düşünmek ve çalışmaktır. En önemlisi, erdemlerin ve düşüncelerin eyleme geçirilmesi; teoride kalmamasıdır. Denildiği gibi: “Gelişim önemlidir, mükemmeliyet değil”.
Hz. Süleyman şöyle bitirir: "Ne var idi ise, olacak odur ve ne yapıldı ise yapılacak odur. Güneş altında yeni bir şey yoktur."

Berk Yüksel

20 Şubat 2013 Çarşamba

mesnevi


 



HZ.ÖMER'İN KERAMETİ


“KÜÇÜK MUHAREBEDEN BÜYÜK MUHAREBEYE DÖNDÜK” SÖZÜNÜN TEFSİRİ

Ey padişahlar! Dışarıdaki düşmanı öldürdük; içimizde ondan beter bir hasım var. Bunu öldürmek, aklın fikrin işi değil. İçerideki aslan öyle tavşan maskarası olmaz. Cehennem, bu nefistir; cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez. Yedi denizi içer de yine kocakarıya benzeyen nefsin harareti ve coşkunluğu azalmaz.

Taşlar, taş yürekli kafirler; ağlayıp inleyerek mahcup bir halde cehenneme girerler. Hak’tan ona şu nida gelmedikçe bu kadar azaba da kanaat etmez:

“Doydun mu” denir. O kurt ve sırtlan gibi “Hayır doymadım” der. İşte ateş, işte sana hararet! Bütün bir alemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu” diye bağırır.

Nihayet Hak onun üstüne Lamekan aleminden ayağını koyar da işte o vakit derhal sakinleşir. Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüziler daima küllün tabiatındadır. Nefsi öldürecek ayak da ancak Hak’ın ayağıdır. Zaten nefsin yayını Hak’tan gayrı kim çekebilir? Yaya ancak doğru ok koyarlar. Bu yayın ters ve eğri okları da vardır. Ok gibi doğru ol da yaydan kurtul! Çünkü her doğru okun, yaydan fırlayacağına şüphe yok.

Dış savaşından kurtulunca iç savaşına yüz tuttum. Biz şimdi küçük muharebeden döndük; Peygamberle beraber büyük muharebedeyiz. Tanrı’dan denizleri yaran bir kuvvet isterim ki bu kaf dağını iğne ile yerinden koparıp atayım.

Şunu bil ki safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır. Asıl aslan nefsini mağlup edendir. “

Bunun hakkında sen bir hikaye dinle de sözümden hisse al:

Rum Kayseri’den, Medine’de Ömer’e uzak çölleri aşarak bir elçi geldi. Medine halkına “Halifenin köşkü nerededir ki atımı, eşyamı oraya çekeyim” dedi.

Halk dedi ki: “Onun köşkü yok; Ömer’in köşkü ancak aydın canıdır.
Gerçi emir diye adı sanı duyulmuşsa da onun, yoksullar gibi ancak bir kulübeciği var.

Kardeş onun köşkünü nasıl görebilesin? Gönül gözünde kıl bitmiş. Gönül gözünü kıldan ve hastalıktan arıt, sonra köşkünü görmeyi gözet. Kimin canı heveslerden arınmışsa derhal tertemiz Tanrı tapusunu, Tanrı dergahını görür.

Muhammed, bu ateşten, bu dumandan temizlendiğinden nereye yüz çevirse orada Allah cemalini gördü. Seni kötülüğe sevk eden vesveselere yoldaş, oldukça “Semme vechullah”ı nasıl bilebilirsin?

Kimin kalbinde kapı açılırsa gönül göğünde yüzlerce güneş görür. Yıldızların içinde ay nasıl görünürse başkaları arasında Tanrı da öyle görünür. Fakat iki parmağını iki gözünün üstüne koy; bir şey görebilir misin? İnsaf et!

Sen görmesen de dünya yok değildir. Kusur, ancak şom nefsin parmağında. Kendine gel! Gözünden parmağını kaldır da ne istiyorsan gör.

Nuh’un ümmeti, Nuh’a “nerede sevap” dediler. Nuh “duymamak, görmemek için elbisenize büründüğünüz cihette. Elbiselerinizi bürünüp yüzünüzü, başınızı sardınız; ondan dolayı gözünüz olduğu halde görmediniz” dedi.

İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de dostu gören göze derler. İnsan dostu görmeyince kör olsun, daha iyi. Böyle adam Süleyman bile olsa karınca ondan yeğdir".

Bu yepyeni sözler, Rum elçisini semaa getirdi, Ömer’i görmek iştiyakı arttı. Gözünü o padişahı aramaya dikti, eşyasını da kaybetti, atını da. O iş erinin ardına düşmüş, her tarafa koşmakta, delicesine onu aramaktaydı. “Dünyada böyle adam da olur mu ki cihandan can gibi gizlenmiş” diyordu.

Candan kul olmak için onu aradı. Şüphesiz, arayan bulur. Bir bedevi karısı, onun yabancı olduğunu gördü; Ömer’i aradığını anlayıp “İşte şuracıkta, şu hurma ağacının altında ; hurma ağacının dibinde, halktan ayrılmış, yapayalnız gölgelikte uyuyan Tanrı gölgesini gör” dedi. Elçi oraya gelip uzakta durdu. Ömer’i görünce titremeye başladı.

O uyuyandan elçiye bir heybet, gönlüne hoş bir hal geldi. Muhabbet ve heybet birbirinin zıttı iken gönlünde bu iki zıttın birleştiğini gördü.

Kendi kendine “Ben nice Padişahlar gördüm; büyük sultanların makbulü oldum. Onlardan korkmaz, ürkmezdim. Bu adamın heybeti aklımı başımdan aldı. Aslanlar, kaplanlar bulunan ormanlara daldım, yüzümün rengi bile kaçmadı. Bir çok savaşlarda bulundum; savaş başlayınca ağır yaralar aldım, düşmanları ağır bir surette yaraladım. Bütün bu ahvalde kalbim, diğerlerinden daha kuvvetli idi.

Bu adam silahsız, kuru yerde yatıyor; benim yedi azam tir tir titremekte; bu ne? Bu heybet Hak’tan halktan değil; bu heybet şu abalı adamdan gelmiyor” dedi.

Bir kişi Hak’tan korkup takva yolunu tuttu mu: cin olsun, insan olsun, onu kim görse korkar. Bu düşünce içinde hürmetle ellerini bağladı. Bir müddet sonra Ömer, uykudan uyandı.

Elçi Ömer’i tazim etti, ona selam verdi. Peygamber “önce selam sonra söz” demiştir.

Ömer, selamı alıp onu yanına çağırdı, onu teskin etti, karşısına oturdu.

Korkanı, emin ederler, gönlünü yatıştırırlar. “Korkmayın” sözü, korkanlara sunulan hazır yemektir. Ve bu yemek tam onlara layıktır.

Korkusu olmayana nasıl” korkma” dersin? Niye ona ders veriyorsun? O, derse muhtaç değil ki! Ömer, o yüreği oynayan kimseyi sevindirdi, yıkılmış gönlünü yaptı. Ondan sonra en güzel bir yoldaş olan Tanrı’nın tertemiz sıfatlarına dair ince bahislere daldı. Elçiye makam nedir? Hal neye derler? Anlasın bilsin diye Tanrı’nın Abdallara gönderdiği lütuf ve ihsanları nakletti.

Hal güzel bir gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir.

Gelinin cilvesini padişahta görür, başkaları da. Fakat onunla vuslat ancak aziz padişaha mahsustur. Gelin, havassa da cilve eder, avama da. Ama onunla halvete giren ancak padişahtır.

Sufiler içinde hal ehli çoktur, fakat aralarında makam sahibi nadirdir. Ömer elçiye can mevzilerini söyledi, ruh seferlerini anlattı.

Zamandan dışarı olan, zamana sığmayan bir zamandan, azamete mensup kutsiyet makamından. Ruh simurgunun, bu aleme gelmeden önceki geniş uçuşlarından bahsetti. Ruhun, o alemde bir uçuşu ufukları aşıyordu; iştiyak çekenlerin ümitlerinden de ileri gidiyordu, hırslarından da! Ömer, o yabancı çehreli zatı tam dost buldu, canının Tanrı sırlarını dilediğini anladı.

Şeyh, kamildi, talibin de tam bir isteği vardı. Yolcu çevikti, at da kapıdaydı. O mürşit, onun irşat edilmeye kabiliyeti olduğunu gördü; tertemiz tohumu temiz yere ekti.

Elçi “ya Emirülmü’minin! Can yücelerden yere nasıl indi? Hiçbir şeyle mukayyet olmayan can kuşu nasıl kafese girdi?” diye sordu. Ömer dedi ki: “Hak, ona afsunlar okudu, hikayeler söyledi.

Tanrı; gözü kulağı olmayan yokluklara afsun okuyunca onlar, coşmaya başlarlar; varlık alemine konarlar. Yok olanlar, onun afsunu ile varlık diyarına takla atarak ve derhal gelirler. Sonra var olana yine bir afsun okuyunca onu yokluğa derhal ve iki çifte atla sürer.

Gülün kulağına bir şey söyledi, güldürdü. Taşın kulağına bir şey söyledi, akik ve maden haline getirdi. Cisme bir ayet okudu, can oldu. Güneşe bir şey söyledi parladı. Sonra yine güneşin kulağına korkunç bir şey üfler yüzüne yüzlerce perde iner. O kelam sahibi Tanrı, bulutun kulağına bir şey okur; gözünden misk gibi yaşlar akıtır. Toprağın kulağına ne söyledi ki murakebeye vardı, dalgın bir halde kaldı!

Tereddüt içinde kalan, hayretlere düşen kişinin kulağına da Hak, bir muamma söylemiştir. Bu süretle onu iki şüphe arasında hapseder. “Ey yardımı istenen Tanrı! Şunu mu yapayım, bunu mu?” der. İki şıktan birini üstün tutar, üstün tuttuğunu yaparsa o da yine Hak’tandır.

Can aklının tereddüt içinde bocalamasını istemezsen o pamuğu can kulağına tıka. Ki Tanrı’nın o muammalarını anlasın, gizlice ve açıkça söylenen sözleri idrak edesin. Böyle yaparsan can kulağı vahiy yeri olur. Vahiy nedir? Zahiri duygudan gizli söz.

Can kulağı ile can gözü, zahiri duyguya yabancıdır; o duygu, bu duygudan bambaşkadır. Akıl ve duygu kulağı bu hususta muhlistir

Cebir meselesi, aşkımı ihtiyarsız bir hale getirdi, sabrımı elden aldı. Aşık olmayansa cebri hapsetti, onu inkar yahut takyid eyledi.Halbuki bu, Hak’la beraberlik ve birliktir, cebir değil... Bu, ayın tecellisidir bulut değil. Cebir bile olsa, herkesin bildiği cebir; yalnız kendi menfaatini gözeten Nefsi Emmarenin cebri değildir.

Ey oğul! Tanrı, kimlerin gönül gözünü açtıysa bu cebri onlar anlar. Gayb ve istikbal onlara apaçık görünmektedir. Maziyi anış onlarca değersiz bir şeydir. Onların ihtiyarı da başka türlüdür, cebri de. Yağmur damlaları sedeflerin içinde inci olur. Sedeften dışarıda küçük, büyük damlalar var, sedefin içinde ise küçük, büyük inciler.

Onlarda misk ahusunun göbeğindeki kabiliyet vardır. Dışarıdaki kan damlaları, bunların içlerinde misktir. Sen dışarıdaki kan, göbeğin içinde nasıl misk olur? Deme! Bu bakır, dışarıda adi ve bayağı bir şeyken iksirin içinde nasıl altın olmuş da deme!

İhtiyar ve cebir, sende bir hayalden ibarettir. Onlardaysa Tanrı azametinin nuru haline gelmiştir. Ekmek sofrada durduğu müddetçe cansızdır. Fakat insan vucudunda neşeli ruh kesilir. Sofranın ortasında duran o ekmeğin can olması imkansızdır. Fakat can, sel sebil suyu ile o olmayacak şeyi yapar, ekmeği ruh haline getirir.

Ey doğru okuyup doğru anlayan! Bu can kuvvetidir; bir düşün, o canlar canının kuvveti ne olabilir? İnsanın bir tek kolu, candan gelen kuvvetle dağı, denizle madenlerle yarıp delmekte. Dağ yaran (Ferhat) ın candan gelen kuvveti taş delmek, canlar canının kuvveti de ayı ikiye bölmektir.

Gönül, Tanrı sırları dağarcığını açarsa can, arşa doğru süratle koşar gider.

Ömer’den, bu sözleri işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi. Sual de mahvoldu cevapta... hatadan da kurtuldu, doğrudan da.Aslı anladı, ferilerden geçti. Ancak bir hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı:

Ömer’e “O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne, bunda ne sır var? Duru su, toprakta gizlenmiş; saf can cisimlerde mukayyet olmuş, sebebi ne?” dedi.

Ömer dedi ki: “Sen derin bir bahse dalıyorsun. Mesela manayı harflerle takyid eder(bir söz söylersin). Serbest olan manayı hapsettin, nefesi bir kelime ile takyid eyledin. Sen faydadan mahçup iken; ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken; bunu bir fayda elde etmek için yaparsın da.

Fayda, kendisinde zuhur eden Tanrı, bizim gördüğümüzü nasıl görmez? Mananın kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda var. Bu faydaların her biri, canın cesede girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz.

Cüzilerin cüz’ü olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin ederse ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül, neden faydasız olsun? Sen bir cüz iken fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden kınıyorsun?

Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış! Tanrı’ya şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür değildir. Şükretmek surat ekşitmeden ibaretse sirke gibi şükreden hiç kimse yok! Sirke, ciğere gitmek için yol arıyorsa ona “şekerle karış da sirkengübin ol” de!

Manayı şiire sıkıştırmaya çalışmak, haptolmakla müsavi, ondan gayrı bir şey değil. Şiirde mana, sapan gibi istenen yere gitmesine imkan yok. Elçi, bu bir iki kadehle kendinden geçti; hatırında ne elçilik kaldı, ne getirdiği haber! Tanrı kudretine hayran olup kaldı; makam erişip sultan oldu. Sel denize kavuştu deniz oldu. Tane ekinliğe vardı ekin oldu.

Ekmek Adem Atanın vucuduna karıştı, ölü iken dirildi, haberdar oldu. Mum ve odun, ateşe can verip yanınca nursuz vücutları nurlandı. Sürme taşı, (döğülüp) gözlere çekilinceiyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi.

Ne mutlu o adama kendisinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır! Yazık o diriye ki ölü ile oturmuş, ölmüş; hayatını kaybetmiştir!

Tanrı Kur’anına kaçar, sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.

Kur’an; Peygamberlerin, Tanrı’nın temiz ululuk denizindeki balıkların halleridir.

Fakat okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün (inanmadıktan onlara uymadıktan sonra ne fayda!).

Kur’an’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir. Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Kafeslerden kurtulan ruhlar, Tanrı’ya layık ve halka rehber olan peygamberlerdir.

Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir: “Sana kurtuluş yolu ancak budur, bu! Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın bundan başka çaresi yok!

Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan aşağımıdır ki?”
Ömer’den, bu sözleri işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi. Sual de mahvoldu cevapta... hatadan da kurtuldu, doğrudan da.Aslı anladı, ferilerden geçti.
Ancak bir hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı:

Ömer’e “O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne, bunda ne sır var?
Duru su, toprakta gizlenmiş; saf can cisimlerde mukayyet olmuş, sebebi ne?” dedi.

Ömer dedi ki: “Sen derin bir bahse dalıyorsun. Mesela manayı harflerle takyid eder(bir söz söylersin). Serbest olan manayı hapsettin, nefesi bir kelime ile takyid eyledin.Sen faydadan mahçup iken; ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken; bunu bir fayda elde etmek için yaparsın da. Fayda, kendisinde zuhur eden Tanrı, bizim gördüğümüzü nasıl görmez? Mananın kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda var. Bu faydaların her biri, canın cesede girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz.
Cüzilerin cüz’ü olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin ederse ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül, neden faydasız olsun? Sen bir cüz iken fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden kınıyorsun?
Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış! Tanrı’ya şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür değildir. Şükretmek surat ekşitmeden ibaretse sirke gibi şükreden hiç kimse yok!

Sirke, ciğere gitmek için yol arıyorsa ona “şekerle karış da sirkengübin ol” de!
Manayı şiire sıkıştırmaya çalışmak, haptolmakla müsavi, ondan gayrı bir şey değil. Şiirde mana, sapan gibi istenen yere gitmesine imkan yok.

Elçi, bu bir iki kadehle kendinden geçti; hatırında ne elçilik kaldı, ne getirdiği haber! Tanrı kudretine hayran olup kaldı; makam erişip sultan oldu. Sel denize kavuştu deniz oldu. Tane ekinliğe vardı ekin oldu.

Ekmek Adem Atanın vucuduna karıştı, ölü iken dirildi, haberdar oldu. Mum ve odun, ateşe can verip yanınca nursuz vücutları nurlandı.

Sürme taşı, (dövülüp) gözlere çekilince iyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi.

Ne mutlu o adama kendisinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır! Yazık o diriye ki ölü ile oturmuş, ölmüş; hayatını kaybetmiştir!

Tanrı Kur’anına kaçar, sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.
Kuran; Peygamberlerin, Tanrı’nın temiz ululuk denizindeki balıkların halleridir.
Fakat okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün (inanmadıktan onlara uymadıktan sonra ne fayda!). Kuran’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir.

Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Kafeslerden kurtulan ruhlar, Tanrıya layık ve halka rehber olan peygamberlerdir.
Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir: “Sana kurtuluş yolu ancak budur, bu! Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın bundan başka çaresi yok!

Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan aşağımıdır ki?”

18 Şubat 2013 Pazartesi

PARA KAZANMAK

Siz de para biriktirememekten şikayetçi misiniz? "Para nereye gidiyor anlamıyorum" mu diyorsunuz? Almanız gereken pek çok şeyin olduğuna mı inanıyorsunuz. İşte para biriktirebilmek için bazı öneriler;


  1. İlk olarak yaptığınız bütün harcamaları en küçük ayrıntısına kadar not alın. Aldığınız simide kadar yazın. Böylece ay sonunda harcamalarınızı gözden geçirirken ne kadar gereksiz harcamalar yaptığınızı ve ufak tefek şeyler derken bunların nası birikip ciddi bir meblağ tuttuğunu göreceksiniz.
  2. Aylık gelirinizi ve sabit giderlerinizi; net değilse bile yaklaşık olarak belirleyerek bir kendinize bir bütçe planı oluşturun ve bu plana sadık kalmaya çalışın. Bu sizin gereksiz harcamalar yapmanızı önemli ölçüde engelleyecektir.
  3. İhtiyacınız olduğunu düşündüğünüz ve almak istediğiniz şeylerin bir listesini yapın ve bunlara gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını zaman zaman değerlendirin. Göreceksiniz bir kaç hafta sonra listenizde çok ciddi azalmalar olacaktır.
  4. Dışarıda mümkün olduğunca yemek yemeyin, evden tok çıkın.
  5. Vitrinde bir ayakkabı ya da elbise gördüğünüzde hemen almaya kalkmayın. 1 ay bekleyin, önünden geçtikçe tekrar inceleyin. O almayı çok istediğiniz şeyin zaman geçtikçe aslında o kadar da güzel olmadığını farkedeceksiniz.
  6. Kıyafet ya da ayakkabı alırken, evde nelerle kombinleyebileceğinizi düşünün. Haybeye aldığınız alakasız bir ürün evdeki kıyafetlerinizle uymadığında, ona uygun bir şeyler daha almak zorunda kalırsınız.
  7. Para biriktirmeyi bir zorunluluk olarak değil hobi olarak düşünün.
  8. İnternette mümkün olduğunca alışveriş sitelerini takip etmeyin.
  9. Eğer bir amaca yönelik para biriktiriyorsanız (ki böyle yapmanızı tavsiye ederim) öncelikle bunun yaklaşık olarak ne kadara mal olacağını ve almak istediğiniz tarihi belirleyin. Daha sonra biriktirmeniz gereken miktarı aylara bölerek her ay bu parayı düzenli olarak kenara koymaya çalışın.
  10. Ütopik hedeflerden uzak durun. Örneğin geliriniz 700 TL ise 500 TL biriktirmeye çalışmayın, mantıklı hedefleriniz olsun. Çünkü kendinizi çok zorlamanız bir süre sonra sizi çok sıkıntıya sokacak ve biriktiremediğinizi düşünüp vazgeçmenize neden olacaktır.
  11. Biriktirdiğiniz parayı sürekli hesaplayıp durmayın. Onu ulaşamayacağınız bir yere koyup unutun.
  12. Paranızı bir birikim hesabı açarak buraya yatırın ya da altın, döviz gibi yatırım araçlarını alın. Böylece elinizin altında durmayan parayı harcamanız daha zor olur.
  13. Kredi kartı kullanmakta güçlü bir iradeye sahip değilseniz kullanmayın.

Bunları uyguladığınızda nasıl para biriktirdiğinize kendiniz de şaşıracaksınız. Bu arada ufak tefek aksilikler, hesapta olmayan ekstra harcamalar çıkabilir, kesinlikle vazgeçmeyin. Sabırlı olursanız paranız biriktikçe bu işten keyif almaya başlayacaksınız. Unutmayın para parayı çeker :).

BAĞIRAN ANNE OLMAYALIM.

Çocuğunuza bağırırken hiç onun ne kadar korkmuş ya da üzülmüş olduğunu farkettiniz mi? Ona şimdi ve gelecek yaşamında ne kadar zarar veriyor olabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Eğer bu sorulara "Aman benim ki umursuyor da sanki bağırmamı" cevabını veriyorsanız bunun da sizin hatanız olabileceği hiç aklınıza geldi mi? Anneler bağırmalarına bahaneler bulur durur; "çok yaramaz, laftan anlamıyor, benim derdim başımdan aşkın, 5 çocuğum var hangisine yetişeceğim..." Aslında bunlar hep vicdan rahatlatması, kendini kandırmacadır... Hatta uğraşamadıklarını ya da baş edemediklerini öne sürerken aslında onları bağırarak daha da baş edilmez hale getirirler. Sizin çok işinizin olması çocuğunuzun suçu ya da 5 çocuğunuzun olması çocuğunuzun seçimi değildir. Hele ki bilinçli ya da bilinçsiz, hayatındaki başka olumsuzlukların acısını çocuğundan çıkarmak için bağırmalardan hiç bahsetmiyorum. Tabi ki bazen bu küçük haylaz melekler insanı çileden çıkartabilirler. Böyle ender bağırmalar olduğunda ondan özür dileyerek gönlünü alın. Kendisini değersiz hissetmesine ya da onu sevmediğinizi düşünmesine fırsat vermeyin. Gelelim bağırmanın çocuğunuz üzerindeki olumsuz etkilerine;


  1. Sizin kendisini sevmediğinizi, ona bakmak istemediğinizi düşünür.
  2. Özellikle küçük yaşlarda çocuklar kendilerini yalnız ve çaresiz hisseder, korkarlar. Zaten eğer küçük yaşlarda bu bağırmalara maruz kalırlarsa ilerde bu bağırmaların hiç bir etkisi kalmaz çocuk duyarsızlaşır.
  3. Bağırmak çocuğun isyan etmesine ve daha çok diklenerek meydan okumasına sebep olur.
  4. Özgüven eksikliği, kekeleme, yalan söyleme, çalma gibi kişilik bozuklukları baş gösterir.
  5. Anlaşılmadığını düşünerek içe kapanık olur.
  6. Duyarsızlaşır ve anneyle bağlarını koparmaya başlar.
  7. İleri boyutlarda annesinden nefret edebilir ki bu onun tüm kişiliğini ve ilerideki hayatında bütün insanlarla ilişkisini olumsuz etkiler.
  8. Agresifleşir ve kendisi de sorunlarını mantıklı bir şekilde çözemeyen, bunun yerine bağırmayı seçen biri haline gelir.
  9. Birinin size sürekli bağırdığını düşünün... Elinizi kolunuzu nereye koyacağınızı şaşırır, büyük bir stres altına girer, kendinizi sürekli gergin ve baskı altında hissetmez miydiniz?

Arama istatistiklerine baktığımda "bebeklere bağırmanın sonuçlarının" çok aratıldığını gördüm. Bebeğinize bağırmanızın zararlı olup olmadığını sorgulamak bile yanlış bana göre. İlk 6 ayında anne şefkati ile, sakin-huzurlu bir ortamda büyütülen, ağlatılmayan çocukların; ilerki yaşamlarında çok daha mutlu özgüveni yüksek ve iyimser bireyler oldukları, araştırmalarla ispatlanmış. Peki bırakın kendisine bağırmayı, yanında başkasına bile bağırılan bebeğe sizce bu huzur ve sükunet dolu ortamı sağlamış olur muyuz?



PEKİ BAĞIRMAMANIN FAYDALARI NELERDİR?



Çocuğunuza bağırmadan yaptığı hareketin yanlış olduğunu açıkladığınızda; ona sindirmeden, birşeyler öğreterek doğruları yapmasını sağlarsınız. Çocuğunuz kendisine olan güveninizi boşa çıkarmamak için çabalar. Aranızdaki o çok güçlü anne-evlat bağını daha da güçlendirirsiniz.

Aranızdaki kısır döngü çekişmeler biter, siz ve çocuğunuz daha sakin ve mutlu günler geçirirsiniz. Özgüveni, mantık-muhakeme yeteneği, doğru-yanlış kavramı daha yüksek, daha bilinçli bir çocuk yetiştirirsiniz. Gün içinde yaşanan sinir harbi azalır. Annelik şefkat, sabır, özveri demektir.
Karar sizin: Çocuğunuz ilerde sizinle yaşadığı güzel ve mutlu günlerini mi ansın?
Yoksa sizin ne kadar kötü bir anne olduğunuzu anlatıp duran bir sosyopat mı olsun?

ÇOCUKLARA BASKI YAPMAK

Eğer çocuğunuza çok baskı yaparsanız onu yalan söylemeye itersiniz.

Çocuğunuzun sürekli yoğun bir stres altında ve tedirgin hissetmesine neden olursunuz.

Çocuğunuz isyankar ya da tam tersine tek başına karar veremeyen bağımlı bir çocuk haline gelir.

Çocuğunuzun özgüven gelişimini kısıtlarsınız.

Çocuğunuzun karar verme mekanizması gelişmez, hata yapmaktan korkar ancak daha çok hata yapar.

Başkalarından çok kolay etkilenir. Kişilik bozuklukları geliştirebilir.

İçine kapanık biri haline gelir.

Kendisini ifade etmekte zorlanır.

Pısırık ya da tam tersine kavgacı olabilir.

Anne babasına öfke, kin ve nefret geliştirebilir.

Duygusal sosyal ve zihinsel zeka gelişimleri olumsuz etkilenir.

KANOLA YAĞI

Kanola yağı hakkında 2 farklı görüş savunulmaktadır. Her 2 fikride anladıktan sonra kullanıp kullanmamanız sizin tercihiniz.
Kanola yağını desteklemeyen yorumlar: Kanola yağı, kolza bitkisinin genetiği değiştirilmesi sonucu elde edildiğinden büyük zararlarının olabileceği savunuluyor. Hatta genetiği değiştirilmiş gıdalar üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda bu tarz besinler ile beslenen canlılarda büyük problemler oluştuğu gözleniyor. Dünyanın birçok ülkesinde genetiği değiştirilmiş gıdaların üretimi ve satışı yasaklanmış durumda. Etkileri hemen görülmesede yıllar geçtikten sonra çok ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Aslında ülkemiz yağ konusunda bu kadar zenginken kanola yağına yönelmek çokta mantıklı gelmiyor.
Kanola yağını destekleyen yorumlar:
Konola yağı ilk olarak Kanada’da üretilemeye başlandı ve daha sonra avantajlarının öğrenilmesiyle beraber diğer ülkelerde bu yağın üretimine başlamaya karar verdiler.
Konola yağı hakkında birçok insan yanlış bilgi ediniyor. Bu yanlış bilgilerin başında konola yağının tüketimi sunucunda; kalp hastalıkları, amfizem solunum sıkıntıları, kansızlık, kabızlık, aşırı duyarlılık, körlük, böbrek üstü ve tiroid bezlerinin yağlı dejenerasyonu gibi birçok ciddi rahatsızlığın görülebileceği düşünülüyor. Bu tür düşüncelerin nedeni konola yağının hammaddesi olan kolza bitkisinden kaynaklanmaktadır. Eskilere bakıldığında kolza bitkisinden elde edilen konola yağının makinelerde kullanıldığı görülüyor. Bu yağ içersindeki erosik asit oranının çok yüksek düzeylerde oluşu yukarıdaki rahatsızlıkların meydana gelmesinde birinci faktördür. Fakat şuanda marketlerde satılan konola yağları, kolza bitkisinin hibritleme yoluyla erosik asit oranının elemine edildiği bitkilerden elde edilen yağlardır. Yani kolza bitkisi olumsuz etkileri(erosik asit) ortadan kaldırılarak insanların tüketebileceği sağlıklı bir ürüne dönüştürülmüştür. Şuanda satışa sunulan konola yağlarındaki erosik asit oranı %40 tan %0.1 oranlarına kadar düşürülmüştür. Böyle düşük bir oran insan sağlığını tehdit edebilecek bir düzeyde değildir.
Konola yağındaki doymuş yağ oranına bakıldığında oranın %7 civarında olduğu görülüyor. Bu oran zeytinyağında %15, ayçiçeği yağında ise %12 olduğu tespit edilmiştir. Konola yağının böylesine düşük doymuş yağ oranına sahip olması ve omega-3 yağ asiti içermesi insan sağlığını olumlu yönde etkiliyor. Konola yağı doymamış yağ oranı konusunda zeytin yağından hemen sonra gelişi ise konola yağının, zeytin yağına bir alternatif olarak görülmesine neden oluyor. Tekli doymamış yağ oranı zeytinyağında %73, konola yağında ise %63 civarındadır. Konola yağının yüksek oranda tekli doymamış yağ oranı içermesi bu yağın kandaki kötü kolesterolü(LDL) engellemesini sağlamaktadır.
Konola yağının kısa sürede çok fazla tutulmasının nedenlerinden biride ayçiçek yağına göre daha yüksek ısıya dayanıklı oluşudur. Bu özelliği konola yağını kızartma işlemlerinde kullanılmasını sağlamakta ve kızartma sonrası yağdaki olumsuz tat değişikliklerini engellemektedir.
Kanola yağını tüketip tüketmemek sizin elinizde, genetiği değiştirilmiş gıdaların tüketilmesine büyük tepkiler devam ediyor. Bu durumda kanola yağ yerine zeytinyağı veya ayçiçek yağı tüketilmesinde yarar var.

ŞEKER İLE İLGİLİ BİR YAZI

ŞEKERDE MERAK ETTİKLERİMİZ
 

Çumra Şeker Fabrikası


Avrupa'nın en modern ve Türkiye'nin en büyük şeker fabrikası özelliğine sahip olan Çumra Şeker Fabrikası, 25 Eylül 2004 tarihinde faaliyete başlamış, üretim kapasitesi 150 000 ton kristal şeker,70 000 ton sıvı şeker, 10 000 ton küp şeker,43 000 ton melas üretecek şekilde dizayn edilmiş. Tüketiciler Birliği adına, Firmanın davetlisi olarak ziyaret ettiğimiz bu tesisi sitemize taşımak istememizin nedeni:



  1. Gerek kristal şeker, gerek Kesme şeker ve gerekse Sıvı şekerde kullanılan teknoloji ve üretim boyunca kullanılan katkı maddeleri sonuçta Helal ürün vermiş olması… Eski teknolojide gerek kristal şekerde ve gerek sıvı şekerde renk giderici(beyazlatıcı) madde olarak kemik kömürü(bone char) kullanılıyordu. Bu ise başta Müslümanlar olmak üzere Vejeteryanlar için de hayvan kökenli olması sebebi ile bir problem oluşturuyordu. Bu tesiste gördük ki kristâl şeker üretimi Karbonlaşma ünitesinde, Kireç üretim prosesinde elde edilen CO2 gazı kullanılmaktadır. Sıvı şeker üretiminde ise (belgesini de gördük) çam odun talaşından üretilen Aktiv Karbon kullanılmaktadır. Kesme şekerde ise eskiden kemik ununun kullanıldığı üretim yerine tamamen su ve buharın kullanıldığı kalıplarda presleme işlemi sonucunda kesme şeker üretilmektedir.
  2. Firmanın, şekere dayalı şekerleme ve çikolata benzeri ürünleri üretmede kullanılacak katkı maddelerinin sağlığa ve dinî sınırlara uygun olması ve ülkemizde jelâtin üretecek bir tesisin kurulması önerilerimize sıcak bakması bizi sevindirmiştir.
  3. Ülkemizde ilk defa sıvı şeker tesisi kurmaları ile biryandan Cargil-Ülker ortaklığı ile kurulmuş ve genetik yapısı değiştirilmiş mısırın da ithal edilerek işlenip yapay tatlan- dırıcıların üretildiği sahaya tamamen yerli ve helal bir ürünün ikame edilmesi, bir yandan da çiftçilerimizin geçim kaynağı olan pancarın değerlendirilmesine katkıda bulunması.
  4. Firmanın, ticarî hedeflerinin yanında topluma dönük sosyal içerikli hizmetlere de ağırlık vermesi. Bu bağlamda firmanın çevre köy ve kasabalarda ağaçlandırmaya büyük önem vermesi ki şu ana kadar 2milyon adet ağaç fidanı dkimini gerçekleştirmişler. Ayrıca kondes suyunun sıcaklığından istifade ederek kurdukları organik tarıma uygun seracılık faaliyeti yapılmaktadır...

Bu iyi niyetli yöneticilere çalışmalarında başarılar diliyoruz.Şeker üretim işlemini görmek isterseniz TIKLAYINIZ.

Merak Edilenler


  1. Küp şeker çayın üstünde neden yağ bırakır?
    Cevap : Eskiden küp şekerin üretimi sırasında, üretimi kolaylaştırmak için yardımcı maddeler kullanılırdı. Bu maddeler bazen suyla karıştığı zaman (örneğin çayda) farklı görünümlerde olabiliyordu. Ancak şu anda üretilen küp şekerlerde bu tür durumlar ortaya çıkmamaktadır
  2. Esmer şeker nedir?
    Cevap : Esmer şeker, beyaz kristal şekerin bir miktar melasla karıştırılması yoluyla elde edilen şekerdir. Rengi esmer olduğu için "esmer şeker" veya "kahverengi şeker" diye adlandırılır.
  3. Kireç taşı ne işe yarar?
    Cevap : Kireç taşı, şeker üretim prosesindeki yardımcı ham maddelerden biridir ve şeker fabrikasyonunda ham şerbetin arıtım işleminde kireç sütü olarak kullanılır. Kireç sütü, kireç taşından elde edilen sönmemiş kirecin söndürülmesiyle hazırlanır ve arıtım istasyonunda ham şerbet bu kireç sütüyle arıtılır. Fakat takip eden filtrasyon aşamasında sisteme katılmış olan tüm kireç kalıntıları ve pancardan gelen şeker haricindeki diğer katı maddeler şerbetten tamamen uzaklaştırılır. Dolayısıyla kristalizasyonda yani bildiğimiz şekerin yapısında kireç kalıntıları yoktur.
  4. Küp şekerde toz şekere göre bir katkı maddesi var mı?
    Cevap : Ne küp şekerde ne de beyaz kristal şekerde herhangi bir katkı maddesi bulunmamaktadır.
  5. 1 kilo toz şeker kaç kilo pancardan çıkar?
    Cevap: Kullanılan pancarın şeker içeriğine bağlı olarak yaklaşık 7-8 kg pancardan 1 kg. beyaz kristal şeker elde edilir.
  6. Şeker hastalarının kullandığı şeker pancardan mı üretiliyor?
    Cevap : Şeker kelimesi halk dilinde bazen tat veren maddelerin genel ismi olarak da kullanılmaktadır. Fakat genelde şeker deyince kimyasal ismi "sakkaroz" olan tatlı beyaz kristal yapıdaki madde kastedilir. Şeker pancarından elde edilen şeker "sakkaroz"dur. Sakkaroz, vücutta parçalanarak yine bir nevi şeker olan glikoz ve fruktoza dönüşür ve enerji kaynağı olarak vücut tarafından kullanılır.
    Şeker hastalığının kabaca tarifi, kandaki glikoz miktarının normal değerlerin üzerinde seyretmesi olduğu için şeker hastaları sakkarozu veya bu sınıftan olan şekerleri kullanamazlar. Bunun yerine tat verici olan ancak kimyasal yapısı şeker veya şeker türevleri olmayan, sadece tat veren kimyasal tatlandırıcılar kullanırlar. Dolayısıyla bu kimyasal tatlandırıcılar şekerler sınıfından olmadığı için pancardan üretilmezler. Ancak bu maddelerin kullanımı tamamen doktor tavsiyesine göre olmalıdır.
  7. Kamış şekeri ile pancar şekeri arasındaki farklar nelerdir?
    Cevap : Şeker kamışından elde edilen şekerle şeker pancarından elde edilen şekerlerin her ikisinin yapısı da "sakkaroz" dur. Kabaca bir fark yoktur. Ancak her iki bitkinin yapısından gelen organik ve anorganik maddelerin kristalizasyona etkileri farklı olabileceğinden kamış şekeri ve pancar şekerinin kristal yapılarında farklılıklar olabilir
  8. Şeker üretiminde kömür tozu kullanılıyor mu?
    Cevap : Şeker teknolojisinin ilk yıllarında rafineride ağartma özelliğinden dolayı kömür tozu kullanılıyormuş. Ancak günümüz modern şeker üretim teknolojisinde bu tür ağartıcı maddelerin kullanılmasına gerek yoktur ve bu sistemler terkedilmiştir.
  9. Farklı fabrikaların ürettiği şekerlerin tatları farklı mıdır?
    Cevap : Ülkemizde şu anda üretim yapan tüm fabrikalar, ana girdi olarak şeker pancarı kullandığı için ürettiği şekerlerin de tat oranı olarak farkı yoktur. Eğer küp şeker söz konusu ise farklı marka küp şekerlerin şeker ebatları, şekiller ve kullandıkları yöntem gereği sıkıştırma oranları birbirinden farklı olabileceğinden bu fark, tat verme oranını da etkileyebilir. Ancak her halükarda 1 kg. şeker hep aynı tadı verir.
  10. Küp Şeker Nasıl Yapılmaktadır ?
    Cevap : Küp şeker, bildiğimiz kristal şekerden, halk diliyle toz şekerden yapılır. Küp şeker üretiminde fazla iri kristalli olmayan şekerler tercih edilir. Küp şeker üreticileri piyasa şartları nedeniyle şekeri genellikle şeker fabrikalarından temin ederler. Küp şeker üretimi, özetle kristal şekerin hafif nemlendirilmesinden sonra makinede belli şekildeki kalıplara preslenmesi ve takiben kurutulması işleminden ibarettir. Üretim aşamasında içerisine herhangi bir ilave madde katılmaz. İşlem sırasında buhar da kullanıldığı için küp şeker dağılmaz. Maliyeti, kullanılan makineye, çalıştırılan iş gücüne ve diğer giderlere bağlıdır.