27 Mayıs 2013 Pazartesi

MESNEVİ HİKAYE 12

YAĞMURUN SIRRI



Mustafa, bir gün, dostlarından birinin cenazesiyle ve dostlarla mezarlığa gitti. Onun mezarına toprak doldurdu, tohumunu yeraltında diriltti. Bu ağaçlar, toprak altındaki insanlara benzerler. Ellerini topraktan çıkarıp; halka doğru yüz türlü işaretlerde bulunurlar, duyana söz söylerler.
Yeşil dilleriyle, uzun elleriyle toprağın içindeki sırları anlatırlar. Kazlar gibi başlarını su içine çekmişler...Karga gibiyken tavus haline gelmişlerdir. Tanrı, onları kış vakti hapsetmişse de baharda o kargaları tavus haline getirir.

Kışın onlara ölüm vermişse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır, yeşertir. Münkirler der ki: “Eskiden beri olagelmiş bir şey. Neden bunu kerem sahibi Tanrı’ya isnad edelim?” Onların körlüğüne rağmen Tanrı, dostların gönüllerinde bağlar, bahçeler bitirmiştir.

Gönülde kokan her gül, kül sırlarından bahisler açar.

Onların kokuları, münkirlerin burunlarını yere sürtmek için perdeleri yırtarak dünyanın etrafını dönüp dolaşırlar. Münkirler o gönül kokusuna karşı kara böcek gibidirler; dayanamazlar. Yahut davul sesine tahammül edemeyen beyni zayıf kimseye benzerler.

Kendilerini meşgul ve müstağrak gösterirler. Şimşek parıltısından gözlerini yumarlar. Göz yumarlar ama, onların bulundukları makamdaki göz değildir ki. Göz odur ki bir sığınak görsün.

Peygamber, mezarlıktan dönünce Sıddıka’nın yanına giderek konuşup görüşmeye başladı. Sıddıka’nın gözü, Peygamber’in yüzüne ilişince önüne gelip elini onun üstünü, sarığına, yüzüne, saçına, yakasına, göğsüne, kollarına sürdü.

Peygamber, “Böyle acele acele ne arıyorsun?” dedi. Ayşe “Bugün hava bulutluydu, yağmur yağdı. Elbisende yağmurun eserini arıyorum. Gariptir ki üstünü, başını yağmurdan ıslanmamış görmekteyim” dedi.

Peygamber “O sırada başına ne örtmüşsün, baş örtün neydi? Diye sordu. Ayşe senin ridanı başıma örtmüştüm”dedi. Peygamber dedi ki: “Ey yeni yakası tertemiz Hatun! Tanrı onun için temiz gözüne gayb yağmurunu gösterdi.”O yağmur, sizin bu bulutunuzdan değildir. Başka bir buluttan, başka bir göktendir.

Gayb aleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, başka bir güneşi vardır. Fakat o, ancak havassa görünür, diğerleri “ Öldükten sonra tekrar yaratılıp diriltileceklerinden şüphe ederler.”

Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır alemi perişan etmek için yağar. Bahar yağmurlarının faydası, şaşılacak bir derecededir. Güz yağmuruysa, bağa sıtma gibidir.

Bahar yağmuru, bağı nazü naim ile besler, yetiştirir. Güz yağmuruysa bozar, sarartır. Kış, yel ve güneş de böyledir; bunların tesirleri de zamanına göre ve ayrı ayrıdır. Bunu böyle bil, ipin ucunu yakala!

Tıpkı bunun gibi gayb aleminde de bu çeşitlilik vardır. Bazısı zararlıdır, bazısı faydalı. Bazı yağmurlar berekettir, bazıları ziyan. Abdalin bu nefesi de işte o bahardandır. Canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter.

Onların nefesleri, talihli kişilere bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar. Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katan rüzgarı ayıplama! Rüzgar, işini yaptı, esti. Canı olan da, rüzgarın tesirini candan kabul etti.

Peygamber, “Dostlar, bahar serinliğinden sakın vücudunuzu örtmeyin. Çünkü bahar rüzgarı, ağaçlara nasıl tesir ederse sizin hayatınıza da öyle tesir eder. Fakat güz serinliğinden kaçının. Çünkü o, bağa ve çubuklara ne yaparsa sizin vücudunuza da onu yapar “dedi.

Bu hadisi rivayet edenler, zahiri manasını vermişler ve yalnız zahiri manasıyla kanaat etmişlerdir. Onların halden haberleri yoktur. Dağı görmüşler de dağdaki madeni görmemişlerdir.

Tanrı’ya göre güz, nefis ve hevadır. Akılla cansa baharın ve ebediliğin ta kendisidir. Eğer senin gizli ve cüzi bir aklın varsa cihanda bir kamil akıl sahibini ara! Senin cüzi aklın, onun külli aklı yüzünden külli olur. Çünkü Akl-ı kül, nefse zincir gibidir.

Binaenaleyh hadisin manası teville şöyle olur: Pak nefesler bahar gibidir, yaprakların ve filizlerin hayatıdır. Velilerin sözlerinden, yumuşak olsun, sert olsun, vücudunu örtme, çünkü o sözler, dininin zahiridir.

Sıcak da söylese, soğuk da söylese, hoş gör ki sıcaktan, soğuktan ( hayatın hadiselerinden) ve cehennem azabından kurtulasın. Onun sıcağı, hayatın ilkbaharıdır. Doğruluğun, yakinin ve kulluğun sermayesidir.

Çünkü can bahçeleri, onun sözleri ile diridir. Gönül denizi, bu cevherlerle doludur. Eğer gönlün bahçesinden cüzi bir zevk ve hal eksilse aklı başında olan kişinin gönlünü, binlerce gam kaplar.

Sıddıka’nın aşkı çoşup edebe riayetle Peygamber’e sordu: “Ey şu varlığın hülasası, vücudun zübdesi! Bu günkü yağmurun hikmeti neydi? Bu yağmur, rahmet yağmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi yağıyordu, pek yüce, pek azametli Tanrı’nın adaletinden miydi?

Bu yağmur, bahara ait lutuflardan mıydı, yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu?” Peygamber dedi ki: “Bu yağmur musibetler yüzünden insanın gönlüne çöken gamı yatıştırmak için yağıyordu.” Eğer Ademoğlu, o keder ateşi içinde kalıp duraydı ziyadesiyle harabolur, eksikliğe düşer, ( hiçbir şey yapamaz bir hale gelir) di.

O anda bu dünya harap olurdu, insanların içlerinde hırs kalmazdı. Ey can, bu alemin direği gaflettir. Akıllılık, uyanıklık, bu dünya için afettir. Akıllılık o alemdedir, galip gelirse bu alem alçalır. Akıllılık güneştir, hırs ise buzdur. Akıllılık sudur, bu alem kirdir.

Dünyada hırs ve haset kükremesin diye o alemden akıllılık, ancak sızar, sızıntı halinde gelir. Gayb aleminden çok sızarsa bu dünyada ne hüner kalır, ne de ayıp.

Dr.Usui’nin Reiki Teknikleri ♣ Gassho Meditasyonu ve Joshin Kokyuu-Ho Nefes Alma Tekniği

 
Rüzgar ve denizin sakin olduğu bir günde geminin kaptanı her zamankinden daha çok dikkat eder.
-Meiji İmparatorun Şiirlerinden-
Reiki ile başlangıçta sistemimiz içerisinde böylesi bir enerjinin akmasını yadırgayabilir, zamanla yoğunluğunu hissedemez hale gelebiliriz. Size de aynısı oluyorsa bilin ki bir çok teknikle bunun üstesinden gelip kendinizi daha farklı bir kıvamda bulabilirsiniz. Bu teknikleri “Dr.Usui’nin Orjinal Reiki El Kitabı”nda Gassho (iki elin bir araya gelmesi) pozisyonu, Reiju (ruhun görünmesi), Chiryo (tedavi uygulama) ve beş Reiki prensibine dayandığını söylüyor.
Bu açıklamadan sonra Dr.Usui’nin çalışma sistemini inceleyelim. Japonya’da Reiki’nin gelişimi politik açıdan Meiji dönemi (1868-1912) büyük reformların yapıldığı, eski adetlerin yıkılıp yerlerine yenilerinin konulduğu bir döneme rastlamaktadır. Yani şimdi bizim Milenyumun başında yaşadıklarımıza benziyor. Biz eminiz ki Japonya’nın içinde bulunduğu gelişme hareketleri çerçevesinde Reiki’yi ezaya uğratmaktan Dr.Usui’nin politik bağlantıları ve o zaman ki Reiki uygulayıcılarının yüksek sınıftan kişilerin oluşturmuş olması kurtarmıştır. 1929 tarihli bir makaleye göre, Tokyo Bankası’nın Başkanı bile bir Reiki uygulayıcısıydı. Dr.Usui’nin Reiki toplantılarında, katılımcılar şiirler okur, Dr.Usui’nin yaptığı konuşmaları dinlerlerdi. O çok esprili ve hayat dolu bir insandı. Birçok kimse ona dokunup akan enerji ile bağlantı kurarlardı. Dr.Usui katılanlara Reiki’nin nasıl oluşup, nasıl kullanıldığından söz eder, önemli noktaları vurgulamak için tarihler kullanırdı. Sonra bu toplantıların sonunda Gassho meditasyonu ve nefes alma tekniği olan Joshin Kokyuu-Ho uygulaması yapılır, daha sonra ise birbirlerine şifa verirlerdi.
GASSHO MEDİTASYONU
Japonya’da Gassho sözcüğü “iki elin birleşmesi” anlamına gelir. İki elinizi kalp merkezinde birleştirerek Gassho uygulaması yapabilirsiniz. Gassho Meditasyonu sırasında burnunuzdan nefes alıp, ağzınızdan verin. Gözlerinizi kapatıp rahat bir pozisyonda bir sandalyaye veya yere bağdaş ya da yarı bağdaş kurarak oturun. Belinizi dik bir şekilde mümkün olduğu kadar bükmeden tutun. Gerekiyorsa sırtınızı bir yastıkla destekleyin veya duvara dayanın. Aslında yatarak bile yapılabilir, zaten bir kere alışmışsanız her yerde ve her zaman gözleriniz açık da olsa, kapalı da olsa kolaylıkla medite olabilirsiniz. Medite olabilirseniz her faaliyetiniz mutluluk ve huzurla dolar. Mümkünse enerjiyi içinizde tutmak için gözlerinizi kapatın. Genellikle hep çevreye bakınma alışkanlığımız vardır ve her şeye göre koşullanırız. Bunlar zihnimizi dağıtır, bilinçsiz bir duruma sokar.
Nefesin bedeninize girmesini sağlayın. Nefesi düzenlemeye gerek yok. Karnınıza doğru derin nefes alın. Elinize karnınıza koyup o bölgeye doğru nefesi indirerek karnınızı şişirin, nefesi verirken karnınızı içeri çekin. Hergün bu alıştırmayı yaparsanız kısa sürede alışırsınız. Gassho meditasyonunun amacı uygulayıcının enerjisini artırmak ve meditatif bir hale sokmaktır. Kural çok basittir; dikkatinizi, birleştirmiş olduğunuz ellerinizin orta parmakları üzerine odaklayın ve her şeyi unutun.
Ezoterik Budizm’de sol el, ay, sağ el ise güneşle bağlantılı sayılmaktadır. Her bir parmak beş elemandan birisini temsil etmektedir;
  • Başparmaklar boşluğu
  • İşaret parmakları havayı
  • Orta parmaklar ateşi
  • Yüzük parmakları suyu
  • Küçükparmaklar toprağı temsil eder.
Bunların yanısıra Ezoterik budizme göre parmak uçları da belirli nitelikleri ifade eder;
  • Başparmaklar anlayışı,
  • İşaret parmakları eylemi
  • Orta parmaklar benimsemeyi
  • Yüzük parmakları algılamayı
  • Küçükparmaklar şekli ifade eder.
Meditatif açıdan, ellerimizi birleştirdiğimiz zaman güneş, ay ve bütün elemanlar bir araya gelirler. Dikkatimizi orta parmaklarımıza odaklayarak meditasyonun ateş kavramını vurgulamış olur, yani bilinçsiz elemanları yakma bilinci kazanırız. Parmak uçlarınız aynı zamanda birçok sinir ucu ve meridyeni de barındırır. Orta parmakta biten meridyen, el meridyeninin dış zarıdır. Göğüsten kolun orta kısmına, bileğe, el ayasına geçer. Meditasyon sırasında elleriniz yorulursa yavaşça indirip, dizlerinizin üzerinde dinlendirebilirsiniz. Dikkatinizi, orta parmakların birleştiği yerde odaklamaya devam edin.
 
JOSHİN KOKYUU-HO NEFES ALMA TEKNİĞİ
Japon terimi Joshin Kokyuu-Ho, “ruhu arındırmak için nefes alma egzersizi”, enerjinizi güçlendirmek için uygulanan bir nefes alma tekniğidir. Bilinçli olarak evrenden gelen enerjiyi içinize çekip onu Tanden‘inizde (Çince: tantien veya dantien, göbekten iki üç parmak aşağısı) biriktirmeyi öğretir. Böylece enerji ellerinizden akacaktır.
Nefesi burnunuzdan çekerken, Reiki enerjisini taç çakranızdan içeri aldığınızı hayal edin. Enerjiyi, Tanden’inize doğru çektiğinizi düşünün. Nefes, Tanden’inize ulaştığı zaman, kendinizi sıkmadan birkaç saniye orada tutun. Kendi ritminizi bulun ve nefesin bütün bedeninize yayıldığını hayal edin. Sonra nefesi ağzınızdan verin, enerjinin parmak uçlarınıza, ellerinize, ayak parmaklarınızın ucuna ve ayak çakranıza yayıldığını düşünün.
Bu teknik Reiki enerjinizi artıracak ve kendinizi, enerji için kanal olan ince bir bambu kamışı gibi hissetmenizi sağlayacaktır. Bunu uygularken, enerjinin size ait olmadığını fark edecek, hayattaki herşeyle birlikte atan nabız gibi bir güç olduğunu düşüneceksiniz. Uygulama yaptıkça, kendi kişisel enerjiniz olduğunu düşünmüş olduğunuz gücün eritip sizin akıl-beden sisteminizdeki evrensel enerji ile birleştiğini göreceksiniz. Sonra öyle bir noktaya geleceksiniz ki evrenin evrenin nerede bittiği, “ben”in nerede başladığı çizgiyi anlamak zorlaşacak.
Bu tekniği, özellikle Reiki’ye yeni başlayanlara öğretmek çok zevkli oluyor. Genellikle herkes enerjiyi hissedip, görebilecekken yeni başlayanlar nedense birden çok fazla şey bekleyip hissedemiyorlar, çünkü henüz duyarlı değiller. Ancak benim deneyimlerimde, bu tenkniğe kimse direnemiyor!
Tanden’in yeri konusunda tam olarak emin değilseniz, aşağıdaki şu egzersiz yoluyla bulabilirsiniz. Merkezi bulma, uzak doğu dövüş sanatlarında oldukça sık kullanılır. (Bazı kişiler tanden’in ikinci çakraya benzediğini söylerler, bazılarına göre ise müstakildir ve çakra sistemi ile bağlantısı yoktur)
Olumsuz Etki : Yüksek tansiyon sorunlu kişiler ve hamile kadınlar bu uygulamayı yapmamalıdır. Ayrıca uygulama sırasında baş dönmesi hissedildiği anda derhal bırakılmalıdır.
Tanden’in tespit edilmesi:
  • Ayak ve omuzlarınız aynı hizada olacak şekilde dik olarak ayakta durun.
  • Birkaç kez derin nefes alın
  • Bedenizdeki bütün gerilimi atıp, güzel şeyler düşünmeye çalışın
  • Ağzınızı hafifçe açın
  • Burnunuzdan nefes alırken dilinizi damağınıza dayayın, nefes verirken dilinizi serbest bırakın
  • Dikkatinizi alt bedeninize verirken dizlerinizi hafifçe bükün
  • Aşamaları çok çok yavaş yapın
  • Birden alt göbeğinizi farkına varacaksınız. Orası varlığınızın merkezidir
  • Şimdi nefes alma tekniğine başlayın
  • Tek elinizi veya ellerini alt göbeğinize koyarak nefes alıp verirseniz, o bölgeye doğru nefes alıp vermeniz daha kolaylaşacaktır.
Nefes alıp vermek, sadece, hava denilen gazların karışımını solumak değildir. Modern tıpta, her bir hücrenin nefes aldığı kabul edilmektedir (Ağır yanık vakalarında olduğu gibi) Eğer bu ifade doğru olmasaydı ölürdük. Bütün ezoterik disiplinlerde Ki, Chi, Prana veya ne şekilde adlandırırsanız onu, ciğerlerimiz ve derimizle soluruz.
Eskiden Hint fakirleri veya zamanımızın nefes ustaları, bedenlerini yemek yemeden yaşatabilmektedirler(bazı “fakir”ler uzun süre nefes almadan da durabilirlerdi). İyi bir kondüsyona sahip olan kişiler hiçbir sorun çıkmadan altı hafta oruç tutabilirler. Bedenimizi canlı tutmak için çok az bir yemek de yeterli olabilir. Bedenimizi gerekli yakıtla desteklemek için gereken şey, yaptığımız hareketlerdir.
Ancak ben, yemek yememenin veya nefes almamanın, o kadar da önemli olduğunu düşünmüyorum. Ciğerlerimiz hava, midemiz yemek dolu iken de fevkalade iyi sayılırız. Bizi saran süptil enerjiyi daha etkin bir şekilde kullanabilmek için nefes alma egzersizlerinin ve biraz oruç tutmanın yararı olabilir. Ruhsal yolda ne kadar çok gelişme kaybedersek, açık bir zihin ve arıtılmış bir kalp sahibi olmak için de o kadar çok miktarda süptil yakıtımız olur. Süptil enerjiyi çekmek için, karnımıza, Tanden’e doğru derin soluk almalıyız. Tanden’e doğru soluk alma konusunu, bir sonraki “Baştan kalbe ve kalpten karına” adlı bölümde ayrıntılı olarak işleyeceğiz.
Ruhu Arındırmak İçin Nefes Alma Tekniği
Ön Alıştırma
  • Rahat ve dik bir şekilde ayakta durun
  • Bir iki kez derin nefes alın. Bedeninizdeki gerilimi atın ve güzel şeyler düşünmeye çalışın. Ağzınızı hafifçe açın, burnunuzdan nefes alırken dilinizi damağınıza dayayın, ağzınızdan nefes verirken dilinizi serbest bıran
  • Dikkatinizi alt bedeninize verirken dizlerinizi hafifçe bükün. Aşamalarını çok çok yavaş yapın. Birden alt göbeğinizin farkına varacaksınız.
Temel Alıştırma
Burnunuzdan soluk alarak Reiki enerjisini taç çakranızdan içeri çektiğinizi hayal edin. Enerjiyi alt bedeninizdeki Tanden’e doğru çekin. Nefes Tanden’e ulaştığı zaman birkaç saniye orada tutun, nefesin genişlediğini, bütün bedeninize yayıldığını düşünün. Sonra ağzınızdan nefes vererek enerjinin parmak uçlarınıza, el çakralarınıza, ayak parmaklarınızın ucuna ve ayak çakralarınıza ulaştığını hayal edin.

22 Mayıs 2013 Çarşamba



Hazret-i Zülkarneyn’in İbret ve Hikmet Dolu Kıssalarından

Zülkarneyn -aleyhisselâm-, yaptığı seferlerden birinde, ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı. Oradaki insanların dünyâ serveti nâmına altın, gümüş gibi hiçbir şeyleri yoktu. Rızıklarını sebzeden te’mîn ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi. Ayrıca bu kavimde herkes, kendi mezarını kazar, her gün onu temizler ve ibâdetlerini burada yapardı. Zülkarneyn -aleyhisselâm-, bunların hükümdarlarını çağırttı. Hükümdar:
“–Ben kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir!” dedi. Zülkarneyn -aleyhisselâm-, bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:
“–Ben seni dâvet ettim, niye gelmedin?” diye sordu. Hükümdar:
“–Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Zülkarneyn -aleyhisselâm-:
“–Bu hâliniz nedir? Sizdeki bu hâli kimsede görmedim!” deyince, hükümdar:
“–Evet biz, altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki bir kimsenin eline bunlardan bir miktar geçince, bu sefer daha fazlasını isteyerek huzûru bozuluyor… Onun için dünyâlık peşinde değiliz.” dedi.
Zülkarneyn -aleyhisselâm-:
“–Bu mezarlar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibâdetlerinizi burada yapıyorsunuz?” diye sordu.
Hükümdar:
“–Dünyâlık peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de günün birinde oraya gireceğimizi hatırlayınca, her şeyden vazgeçeriz.” dedi.
Zülkarneyn -aleyhisselâm-:
“–Niçin sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz; sütünden, etinden istifâde etseniz olmaz mı?” dedi.
Hükümdar:
“–Mîdelerimizin hayvanlara mezar olmasını istemiyoruz. Bitkilerle geçimimizi sağlıyoruz. Zâten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiçbirinin tadını alamayız!” diye cevap verdi.1
Hazret-i Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın diğer bir ibretli kıssası da şöyledir:
Birisi Zülkarneyn -aleyhisselâm-’a:
“–Bana îmânımı ve yakînimi2 kuvvetlendirecek bir şey öğret!” dedi.
O da:
“–Gazap edip kimseye kızma! Zîrâ şeytanın insana en çok hulûl edeceği ân, gazap ânıdır. Sakın acele etme! Acele ettiğin zaman, nasîbini zâyî edersin. Yakın ve uzak herkese karşı mülâyim ol! İnatçı, inkârcı ve zâlim olma!” diye cevap verdi.
Zülkarneyn -aleyhisselâm- ölmeden evvel şöyle vasiyet etmiştir:
“–Beni yıkayın, kefenleyin! Sonra bir tabuta koyun! Yalnız kollarım dışarıya sarkık kalsın! Hizmetkârlarım arkamdan gelsin! Hazînelerimi de katırlara yükleyin! Halk, benim son derece ihtişamlı bir saltanat ve dünyâ mülküne sâhip olmama rağmen, kabre eli boş gittiğimi, hizmetkârlarımın da, hazînelerimin de bu dünyâda kalarak benimle beraber gelmediğini görsün! Bu yalancı ve fânî dünyâya aldanmasın!..”
Söyledikleri aynen yapıldı. Âlimler bu vasiyeti şöyle tefsîr ettiler:
“Arkamdan gelen ordular ile doğu ve batıya hâkim oldum. Maiyyetimde birçok hizmetçi ve sayısız asker vardı. Hiçbiri emrimden dışarıya çıkmadı. Dünyâ, baştanbaşa benim idârem altında idi. Sayısız hazînelere sâhip oldum. Fakat dünyâ nîmetleri kalıcı değildir. İşte gördüğünüz gibi dünyâ malı dünyâda kaldı, mezarıma eli boş gidiyorum! Sizler âhirette faydalı olan işleri yapın!..”
Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hazret-i Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın vasiyetiyle işâret ettiği hakîkati şöyle beyan buyurmuşlardır:
“Ölüyü
(kabre kadar)
üç şey tâkip eder: Çoluk-çocuğu, malı ve ameli. Bunlardan ikisi döner, biri kalır. Çoluk-çocuğu ve malı döner, ameli
(kendisiyle) kalır.” (Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5)
Hazret-i Zülkarneyn, zırh yapıp satar, elinin emeği ile geçinirdi. İhtiyacından fazlasını da infâk ederdi.


HAZRET-İ ZÜLKARNEYN -aleyhisselâm-

Zülkarneyn kelimesi “iki asır sâhibi” mânâsına gelmektedir. Dünyânın şark ve garbını dolaşması, Allâh’ın kendisine nûr ve zulmeti musahhar kılması (emrine vermesi) gibi sebeplerle O’na Zülkarneyn lâkabı verildiği nakledilmektedir.
Hazret-i Zülkarneyn’in peygamber mi yoksa velî mi olduğu husûsunda ihtilâf vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de doğuya ve batıya yaptığı seferleri zikredilmiştir. Hazret-i Nûh’un oğlu Yâfes’in soyundandır. Asıl ismi İskender’dir. Ancak Hazret-i Zülkarneyn, Makedonyalı İskender ile karıştırılmamalıdır. Târihteki Büyük İskender, M.Ö. III. asırda Makedonya’da dünyâya gelmiş, Hindistan’a kadar sefer etmiştir. Aristo’nun talebesidir. İskender-i Zülkarneyn -aleyhisselâm- ise, Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- zamanında yaşamıştır. Hattâ O’nunla haccetmiş, duâsını almıştır.
Makedonyalı İskender’in seferleri, Hazret-i Zülkarneyn’in seferleri gibi, doğu ve batıdaki fetihler olarak değerlendirilemez. Yine Makedonyalı İskender, tarihî bilgilere göre herhangi bir set inşâ etmemiştir. Şunu da söyleyebiliriz ki, Makedonyalı İskender Allâh’a îmân eden bir kimse değildi. Mağlup ettiği milletlere karşı da şefkat ve adâletle davranmamıştı. Bütün hayâtı kayda geçirilen bu İskender ile Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın hâlleri arasında en ufak bir benzerlik mevcud değildir. Buna ilâveten Makedonyalı İskender’in “Zülkarneyn” vasfını hâiz olabilecek bir husûsiyeti de yoktur.
Rivâyete göre Zülkarneyn -aleyhisselâm-, teyzesinin oğlu Hızır -aleyhisselâm-’a ordusunda kumandanlık vazifesi verdi. Kâfirlerle savaştı. Ye’cûc ve Me’cûc kavmine karşı bakır ve demir karışımı bir set yaptı. Allâh’ın dînini, tevhîd akîdesini yaydı; insanlara hakkı ve hakîkati tebliğ etti.
Medîne-i Münevvere ile Şam arasında “Dûmetü’l-Cendel” denilen yerde vefât etti. Mekke civârında “Tihâme” dağlarına defnedildi.
Kurtubî’nin tefsîrinde rivâyet edildiğine göre yeryüzünün tamamına sâdece dört kişi hâkim olabilmiştir. Bunların ikisi mü’min, ikisi kâfirdir. Mü’min olanlar, Zülkarneyn ile Süleyman -aleyhimesselâm-; kâfir olanlar ise, Nemrûd ve Buhtünnasr’dır. Bütün dünyâya hâkimiyet sağlayacak beşinci bir şahıs da bu ümmetten olacaktır. O da; “Allâh, İslâm’ı bütün dinlere üstün kılacaktır.” (et-Tevbe, 33) âyeti mûcibince Mehdî -aleyhisselâm-’dır. (Kurtubî, Tefsîr, XI, 47-48)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Zülkarneyn -aleyhisselâm-’ın yeryüzünün doğularına ve batılarına ulaşmaya nasıl güç yetirebildiği sorulunca, şu cevâbı vermiştir:
“Bulutlar boyun eğdirilir, lâzım olan her şey emrine verilir, nûrlar ona açılır da gece ile gündüz kendisi için müsâvî olurdu.” (İbn-i İshâk, Sîret, s. 185)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mekke’de yaşamış olan eski kavimlerin başından geçen ibretli hâdiseleri anlatırken Yahûdîler ve İranlılar, geçmiş ümmetlerin hikâyelerini kendilerine göre anlatmaya başladılar. Medîne’de, Âhirzaman Peygamberi’nin kendi içlerinden çıkacağına inanan Yahûdîler vardı. Bunlar, Mekkeli müşriklere:
“Orada bir peygamber çıkmış, eğer o hakîkî bir peygamberse kendisine Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve rûhun mâhiyeti hakkında mâlumat sorun! Şâyet Ashâb-ı Kehf ile Zülkarneyn için tam, rûhun mâhiyeti hakkında da kısmen cevap verirse, hakîkaten peygamberdir; kendisine tâbî olun! Fakat o, bu üç şeyden haber veremezse, yalancıdır!” dediler.
Mekkeli müşrikler de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelerek:
“Ashâb-ı Kehf ve doğu ile batıya sefer yapan Zülkarneyn kimdir? Rûhun mâhiyeti nedir?” diye sordular.
Bunun üzerine Kehf Sûresi nâzil oldu. Bu sûrede Zülkarneyn -aleyhisselâm-’dan bahisle şöyle buyruldu:
وَيَسْأَلُونَكَ عَن ذِيالْقَرْنَيْنِ قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْرًا
(83)
إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَ
(84)
“Bir de Sana Zülkarneyn’den suâl ediyorlar. De ki: «Size O’nun haberlerinden bir kısmını nakledeceğim.»
Gerçekten Biz, O’nu yeryüzünde iktidar sâhibi kıldık ve O’na, ulaşmak istediği her şeyi elde etmenin bir yolunu verdik.” (el-Kehf, 83-84) (Âlûsî, Tefsîr, XVI, 24; Vâhidî, s. 306)

21 Mayıs 2013 Salı

Herşeye rağmen yaşamaktır hayat,
Yaradan insanı yaratmış ve şöyle seslenmiş ona:
Kimi benden çok seversen, onu senden alırım.
"Onsuz yaşayamam deme! Seni onsuzda yaşatırım.
Mevsimler geçeer, gölge veren ağaçlar kurur, sabırlar taşar.
Canından saydığın yarin bile el olur, aklın şaşar.
Dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur.
Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur, düşmem der düşersin.
Şaşmam der şaşarsın.En garibide; öldüüüm öldüm der durursun,
HAYAT güzel gelir  Yaşarsın.

Tıkanıp kaldığında hayat...

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde, yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını, dağlara dönmeli yüzünü insan. Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak yeni insanlarla tanışmalı, yeni keşifler yapacak. Hep isteyip de bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa gerçekleştirmeyi denemeli! Her geçen gece ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da, o dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı. Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler, her akşam aynı can sıkıntılarıyla eve giriliyorsa, değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri, küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; gördüğünü hissedebilmeli! Sağlığını kaybedip ölümle yüz yüze gelmeden önce, değerli olabilmeli hayat. İlla büyük acılar çekmemeli küçük mutlulukları fa...rk etmek için!
Başkasının yerine koyabilmeli kendini; ağlayan birine “ GÜL ” inleyen birine “ SUS “ dememeli! Ağlayana omuz inleyene çare olabilmeli. Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; sevgisiz, soysuz kalarak! Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden, derin bir soluk alıp hapsetmeli kokusunu içine. Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını. Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda; öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!
Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği; bir yaşlının hatıralarında geçmişi örebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli! Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; bir fırsat yaşamdan yeni bir şey öğrenebilmek için; kaçırmamalı! Çünkü hiç düşmemişsen el vermezsin kimseye kalkması için, hiç çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir kahkahaların; merhaba dememişsen anlamsızdır elvedaların. Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı! Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek yada almak için. Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil, söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli! Akli ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere. Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için. Soruları olmalı yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak! Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi; ama kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki hakkını verebilsin sevdiklerinin; zaman bulabilsin; bir teşekkür bir elveda için. Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten; ama herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan. Tıpkı her şeye sahip olamayacağı gibi…
Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı…

___ CAN DÜNDAR __

Nazım Hikmet Ran İŞTE İNSAN


Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin, yorulmuşsundur;
Nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını,
Ne gül suyum, ne gümüş leğenim var, susamışsındır;
Buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim, acıkmışsındır;
Beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam,
Mem...leket gibi yoksuldur odam.


Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin,
Ayağını bastın odama,
Kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi,
Güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde,
Ağladın, avuçlarıma döküldü inciler,
Gönlüm gibi zengin,
Hürriyet gibi aydınlık oldu odam.

Hoş geldin, kadınım benim, hoş geldin...

Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır
acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan
karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü.

Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların
...göllerde ışıyan seher vakıtları gibi.
...
Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların,
görelim görmeyelim karşımızda dururlar
gerçeğimize en yakın ve en uzak.


1962
Nazım Hikmet Ran
 
 
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
...Oldum yıldızlarla haşır neşir
... ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.

GİDERAYAK - Nazım Hikmet Ran
 
Ben hem kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum,
hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler.

Hem bir tek elmadan, hem süpürülen topraktan, hem
zindandan dönen insan ruhundan, hem kitlelerin
daha güzel günler için savaşından..., hem bir tek
insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak
istiyorum, hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan
bahseden şiirler yazmak istiyorum.

Nâzım Hikmet

Yaşıyla uyumlu büyüyor mu?

Çoçuğunuz yaşıyla uyumlu büyüyor mu?
  Hangi yaşta olursa olsun, boy uzunluğunun değerlendirilmesinde kullanılan ölçü, o andaki boyun hangi büyüme eğri diliminde olduğu ve büyüme hızı ile belirlenir.
Kısa boy, çıplak ayakla ölçülen boyun, o yaş ve cinse göre normal büyüme eğrilerinin alt sınırlarında (3 persentil ve altı) olması demektir. Yıllık boy artımının yaşa göre normalden az olması durumunda, büyüme hızı yetersiz olarak değerlendirilir.
Yıllık büyüme hızı 1-2 yaşlar arasında yılda 12 cm, daha sonraki yıllar için ise yıllık 5 - 6 cm’dir. Bir çocuk, ergenlik öncesi dönemde yılda 5 cm’den az büyüyor, takip edildiği büyüme eğrilerinde aynı çizgide devamedemiyor ve alt çizgiye düşüyorsa büyümesinde sorun var demektir.
Bu, durumunun tetkik edilmesini gerektirir. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Endokrinoloji - Ergenlik Uzmanı Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz, bu konuda yapılan en büyük hatanın, anne ve babanın boyunun örnek gösterilerek “Çocuğunuzun boyunun kısa olması normal çünkü sizin boyunuz da kısa” denmesi olduğunu, böylece tetkikten kaçınılmasına neden olunduğunu söylüyor.
İŞTE O TEST
Çocuğunuz son 1 yılda 5 cm’den daha mı az uzadı?
EVET / HAYIR
Çocuğunuzun büyümesi yavaşladı mı?
EVET / HAYIR
Çocuğunuz kıyafetlerini 6-12 aydan daha fazla süre kullanabiliyor mu?
EVET / HAYIR
Çocuğunuz ayakkabılarını 6-12 aydan daha fazla süre giyebiliyor mu?
EVET / HAYIR
Çocuğunuz sınıftaki en kısa çocuk mu?
EVET / HAYIR
Çocuğunuz “yalnızlık” çekiyor mu?
EVET / HAYIR
Çocuğunuz spor yaparken diğer arkadaşlarına ayak uydurma konusunda endişe taşır mı?
EVET / HAYIR
Çocuğunuz kendinden küçük oyun arkadaşları seçmeye eğilimli mi?
EVET / HAYIR
Çocuğunuz genellikle arkadaşları tarafından taşınır ve korunur mu?
EVET / HAYIR
Çocuğunuzun okul notları düşüyor mu?
EVET / HAYIR
DEĞERLENDİRME
Çocuğunuzun büyüme hormonu eksikliği ile ilgili bir sorunu olup olmadığından şüpheleniyorsanız yandaki sorulara cevap vererek ilk adımı atmış olacaksınız.
EVET’ler bölümünden en az 2 yanıtınız varsa, çocuğunuzun yavaş büyümesi ve olası konular hakkında doktorunuzla görüşmeniz gerekiyor demektir.
EVET’leriniz 5’ten fazlaysa çocuğunuzda büyüme hormonu eksikliği problemi olabilir. Kıyafetlerini uzun süre giydirebiliyor, ayakkabılarını küçüldükleri için değil eskidikleri için değiştiriyorsanız, çocuğunuz sınıf arkadaşlarının hepsinden kısa olduğundan şikâyetçiyse bu konuda mutlaka bir uzmana başvurmalısınız
tıka basa yedirmek Tip 2 diyabeti davet ediyor
1 ila 15 Yaş Arası Çocukları tıka basa yedirmek Tip 2 diyabeti davet ediyor
Çocukları tıka basa yedirmek Tip 2 diyabeti davet ediyor Günlük yaşamımızda kendi adımıza ve başkalarının adına yaptığımız bazı seçimler, tüm hayatımızı etkileyebiliyor. Doğumsal kaynaklı hastalıklar, genetik geçişli olabildiği gibi vücuttaki bazı organların görevini yapamamasından ya da kusurlu yapmasından kaynaklanıyor. Tip 1 diyabet çocukluk çağında görülen bir hastalıkken, Tip 2 diyabet tamamen yanlış beslenme tercihleri ve hareketsizlik sonucunda ortaya çıkıyor.
Diyabet nasıl bir hastalıktır? Vücudu nasıl etkiler?
Diyabet vücudun kan şekeri düzeylerini istenilen düzeyde tutamamasıdır. Bu hastalığın sonucunda vücudumuzda, kan şekerinin yükselmesine bağlı olarak çeşitli organlarda hasar meydana geliyor. Gözler, böbrekler, kalp ve damarlar, sinirlerde hasar oluşuyor. Normalde gün içinde açlık kan şekeri seviyesinin 100 mg/dl’nin altında, yemekten sonraki ikinci saatte tokluk şeker seviyesinin ise 140 mg/ dl’nin altında olması gerekiyor. Öğünlerden sonra ise kan şekeri seviyesinin genel olarak 200 mg/dl’yi geçmemesi gerekiyor. Diyabet hastalığının Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere iki türü bulunuyor. Daha çok erişkinlerde ortaya çıkan Tip 2 diyabet, toplumda Tip 1 diyabete göre 10-15 kat fazla görülüyor. Tip 1 diyabet daha çocukluk veya ergenlik yaşlarında patlak veren, bazen de 20-25 yaşlarında bile ortaya çıkabilen bir hastalıktır.
Tip 1 ve Tip 2 diyabetin belirtileri aynı mıdır?
Tip 1 diyabette vücutta insülin hormonu eksiktir. Vücutta kan şekeri düzeyini insülin hormonu dengeler. Tip 2’de ise vücutta insülin hormonu vardır ama etkisi yoktur, yani insülin direnci mevcuttur. İnsülinin etkisizliğinden dolayı kan şekeri yükselir. Tip 1 diyabette çocuklarda ve gençlerde kan şekeri ani ve ciddi yükselmeler yaptığından hastalık daha çabuk teşhis edilir. Tip 2’de ise, vücutta insülin direnci oluşur, hasta uzun süre dikkat etmezse, test yaptırmazsa fark edemeyebilir.
Tip 1 diyabet nasıl tedavi edilir?
Bu hastalıkta vücutta insülin hormonu eksik olduğundan hastaya dışarıdan insülin verilir. Bunun için ideali günde 4 defa hekimin belirlediği oranlarda insülin kullanmakla beraber, tedavi her hastaya özel olarak planlanır. İnsanlarda hangi tip diyabet olursa olsun hastalığın bir numaralı tedavisi, yaşam tarzı değişikliği, diyet ve düzenli egzersiz alışkanlığı kazanmaktır. Günde en az yarım saat, bir saat yürüyüş basit koşu, yüzme, bisiklet, aerobik hastalığın olumsuz etkilerini azaltmada önemli rol oynuyor.
Tip 2 diyabet nasıl tedavi edilir?
Tip 2 diyabetin tedavisi biraz daha farklıdır, çünkü bu durumda vücutta insülin vardır ancak etki etmez. Bazı ilaçlar vücutta insülin hormonunun etkisini artırıyor, insülin direncini azaltıyor. Genelde bunlarla tedaviye başlanıyor. Zaman içerisinde insülini salgılayan pankreas yoruluyor ve insülin yetmezliği ortaya çıkıyor. Bunların da insülin tedavisine geçmeleri gerekebiliyor. Tip 2 diyabetli hastaların önemli bir kısmında insülin tedavisi gerekli olabiliyor.
Gizli şeker nedir?
Tip 2 diyabet bir süreçtir. İnsülin hormonu etki etmediğinden vücutta insülin derinci ortaya çıkar. Başlangıçta sadece insülin direnci varken, daha sonraları kan şekeri hafif yükselir. Açlık kan şekeri 100-126 mg/dl arasında, tokluk kan şekeri ise 140-200 mg/dl arasında oluyor. Bu dönemde kan şekerinde görülen ara ara yükselmelerle, vücutta “glukoz intoleransı” yani gizli şeker ortaya çıkıyor. Aslında diyabet ben geliyorum diyor. Gizli şeker teşhisi koyduğumuz kişilere düzenli spor yapmalarını, sağlıklı beslenmelerini öneriyoruz. Şişman iseler kilo vermeleri gerekiyor. Çünkü diyabete giden yolun önünü bir şekilde kesmek gerekiyor. Eğer insülin direnci çok yüksekse verilen bazı ilaçlarla diyabet geciktiriliyor. Genetik altyapı burada önemli rol oynuyor. Bazı kişiler doğal yollarla tedaviye daha iyi cevap veriyor, bazıları da ideal kiloya gelse de şeker düzeyinde istenilen iyileşme sağlanamayabiliyor.
Tip 2 diyabet artık 10’lu yaşlarda da görülüyor, bunun nedeni nedir?
Tip 1 diyabet genetik nedenlerle çocuklarda ve gençlerde ortaya çıkıyor. Erişkin hastalığı olan Tip 2 diyabet ise eskiden 50’li yaşlarda ortaya çıkarken, artık 10-12 yaşlarında bile görülmeye başladı. Bunun sebebi çocukların ve gençlerin sağlıksız bir şekilde beslenmeleri, spor yapmamaları ve buna bağlı aşırı kilo almalarıdır. Çocukları tıka basa, fast food tarzı yağlı yiyeceklerle, dengesiz ve düzensiz bir şekilde beslenmeye teşvik etmek yerine, içinde et, balık, tavuk, sebze, meyvelerin de bulunduğu, karbonhidrat, proteinlerin dengeli tüketildiği bir beslenme programının izlenmesi önemlidir.
Hastalığın tedavisiyle ilgili yenilikler nelerdir?
Diyabetin tedavisi ile ilgili her geçen yıl yeni ilaçlar ve insülin çeşitleri kullanıma girmektedir. Adacık hücre transplantasyonu ve kök hücre tedavileri ile insülin yapımının vücutta yeniden sağlanması üzerinde yoğun çalışmalar devam etmektedir. Aşırı obez hastalarda zayıflamaya yönelik mide ve barsağa uygulanan ameliyatlar ile diyabetin düzeldiği bilinmektedir. Son yıllarda bu ameliyatlarla obez olmayan hastalarda da kan şekerlerinin düzeltilebildiği yönünde veriler varsa da bu değişikliklerin kalıcılığı ile ilgili sorular henüz tam yanıtlanmamıştır.

Anne adayları dikkat!
  Danimarka’da ülke çapında yürütülen bir araştırmada, 1997-2009 tarihleri arasında gerçekleşen tüm doğumların kayıtlarıı incelendi ve hamilelik döneminde veya öncesinde antidepresan kullanan annelerin çocuklarının kalp sorunu yaşama riskinin artmış olduğu bulundu.
Britanya Tıp Dergisi’nde (British Medical Journal) 18 Haziran 2012’de yayımlanan bui kapsamlı araştırmada, Danirmarka’da 12 yıl boyunca gerçekleşen 848,786 doğum takibe alındı ve hamilelikte antidepresan kullanan 4183 annenin çocukları ile hamilelik öncesi antidepresan kullanan ve hamilelikle birlikte ilacı kesen 806 annenin çocukları incelendi.
Sadece hamilelikte SSRI grubu antidepresanları kullanan annelerin çocukları değil, hamilelik öncesinde bu ilaçları kullanan annelerin çocuklarında da kalp sorunları tespit edildi. Araştırmaya göre, bu ilaçların hangi dozda alındığının da bir önemi olmadığı sonucuna varıldı. Herhangi bir zararı olmadığı iddia edilen düşük dozlarda da aynı riskin varlığı tespit edildi. Bu ilaçları kullanan annelerin çocuklarında, kalpte delik olması gibi, kalbin yapısında deformasyonlar oluştuğu görüldü.
Araştırmanın 9 kişiden oluşan uzman grubunun kaleme aldığı makalede, daha önce bu riski gösteren başka araştırmalar olduğu gibi, bu ilaçların risk taşımadığını öne süren araştırmalar olduğu da vurgulanırken, ancak daha önce bu araştırmanın kapsamında hiçbir araştırma yapılmadığına dikkat çekildi.
Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Sosyal Psikolog Üstün Öngel, araştırmanın ortaya çıkardığı sonuçların çok önemli olduğuna dikkat çekerek, "Hem kapsamı geniş, hem de bağımsız yürütülmüş bir araştırma olması nedeniyle Danimarka’daki bu araştırma 'halk sağlığı' açısından çok büyük önem taşıyor" dedi.
Sağlık Bakanlığı’nın vakit geçirmeden anne adaylarını, hamile kadınları bu riske karşı uyarması gerektiğini belirten Öngel, ”Bu araştırmadan çıkan mesaj şudur: Kadınlar, hamile iken, ya da çocuk doğurmaya karar vermişseniz en az bir yıl öncesinden başlayarak, antidepresan kullanmayın. Sağlıklı bir çocuğunuz olmasını istiyorsanız, bu ilaçlardan uzak durun” uyarısında bulundu

Bu yazı da güzelmiş.



Metabolik Sendrom
Metabolik Sendrom Nedir?
Metabolik  Sendrom çağımızda en sık rastlanan hastalıklardan biridir. Modern yaşam beraberinde hareketsizliği de getirmekte bu da metabolik sendrom riskinde artış ile karşımıza çıkmaktadır. Metabolik sendrom sadece dünyada değil ülkemizde de çok sık karşılaştığımız bir sağlık problemi. Sedanter (hareketsiz) yaşam süren, beslenmesi dengesiz ve düzensiz olan, yoğun stres altında bulunan kişiler Metabolik Sendromun en çok karşılaşıldığı kişileri oluşturuyor.
Metabolik sendrom kronik kalp hastalıkları ve diyabet yani şeker hastalığını da arttıran bir olaydır. Bu nedenle hastalığa yakalanmadan önlem almak büyük önem taşır.
Türkiye Metabolik Sendrom Araştırma Grubu’nun (METSAR) yaptığı çalışmaya göre ülkemizde kentsel yerleşimlerde metabolik sendrom sıklığı ortalama % 33,8 olarak bulunmuştur.
METSAR’ın verilerine göre Türkiye’de 20 yaş üstü nüfusunu yaklaşık 1/3’ü metabolik sendromludur. Bu sonuç ne yazık ki Avrupa ve ABD verileriyle hemen hemen aynı sonuçları göstermektedir.
Yine METSAR araştırmasındaki diğer önemli bir sonuç kadın nüfusu erkek nüfusuna oranla daha fazla risk altındadır. Türkiye geneli ortalaması metabolik sendroma yakalanma sıklığı oranı erkeklerde % 28,8 iken, kadınlarda % 41,1 olarak belirlenmiştir.
Hastalığın birçok belirtisi vardır. Bunlar;
Bel çevresinde genişleme
Kadın için 88 cm üstü
Erkek için 102 cm üstü
Bu değerler yeni kriterlere göre kadın için >80 cm, erkek içinse >94 cm şeklinde değiştirilmiştir.
Yüksek tansiyon
İstenilen değer 130/85 mmHg
Yüksek kolesterol
<200 dl="" istenen="" mg="" normal="" olmas="" span="" ve="" veya="">
200- 239 mg/dL sınırda ve yüksek
> 240 mg/dL yüksek
İyi kolesterolün düşük olması (HDL kolesterol)
> 40 mg/dL ERKEK için istenen HDL kolesterol (iyi kolesterol) değeri
> 50 mg/dL KADIN için istenen HDL kolesterol (iyi kolesterol) değeri
Kötü kolesterolün yüksek olması (LDL kolesterol)
<100 de="" dl="" er="" i="" in="" istenen="" k="" kolesterol="" ldl="" mg="" span="" t="">
Trigliserid
>/ = 150 mg/dL
Açlık kan şekeri
>110 mg/dL
Belirtilen risk faktörlerinden en az üçünün varlığı Metabolik Sendrom olarak tanımlanabilir. Metabolik Sendromın yol açtığı çok sayıda hastalık vardır. Bunlardan en önemli olanları;
  • Kronik kalp rahatsızlıkları
  • Diyabet (şeker hastalığı)
  • Obezite olarak sınıflandırılabilinir.

Metabolik Sendromu nasıl önleyebiliriz?


1. Metabolik Sendromun önlenebilmesindeki tek ve en önemli yol “Yaşam Tarzı Değişikliği”dir.
  • Obezite Tedavisi
  • Fiziksel akivite
  • Doğru beslenme
METABOLİK SENDROM DİYETİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ
Besin Öğeleri
Önerilen Miktarlar
Toplam enerji
İdeal vücut ağırlığı/ ağırlık kazanımını önlemek
Protein
Toplam enerjinin % 12- 15
Karbonhidrat
Toplam enerjinin % 50- 60
Toplam yağ
Toplam enerjinin % 20- 30
Doymuş yağ asitleri
Toplam enerjinin % 7
Çoklu doymamış yağ asitleri
Toplam enerjinin % 10
Tekli doymamış yağ asitleri
Toplam enerjinin % 20
Posa
25- 30 gram/ gün
Ağırlık kaybı sağlama programlarında hedef ideal vücut ağırlığına ulaşmaktan çok o sıradaki vücut ağırlığının % 5- 10’unun 3- 6 ay içerisinde azaltılması esasına dayanmalıdır.
Fiziksel olarak aktif olmakta yine bu sendromun önlenmesinde büyük rol alır.
Haftada en az 3 gün ortalama 40 dakika yapılan fiziksel aktivite kilo kontrolüne destek olacak ve metabolik sendroma karşı koruyucu etki yaratacaktır. Ayrıca orta tempoda yapılan egzersiz HDL kolesterolünde önemli bir artışa neden olur.
Stres artık yaşamımızın bir parçası oldu. Ama yoğun stresli ortamlardan uzak durmak koruyucu etki yaratacaktır.
Ayrıca her yıl düzenli olarak sağlık muayenesi yaptırmak yine koruyucu etkisinden dolayı önemlidir.

Biraz da diyet

1 HAFTALIK YAZA HAZIRLIK DİYETİ
 
Uyanınca: 2 bardak karanfilli su
 
Kahvaltı Seçenekleri;
Haftada 3 kez
2 kaşık yulaf ezmesi
3 kaşık az yağlı yoğurt veya 1 fincan süt.
1 kaşık kuru meyve parçaları,5 – 8 adet fındık veya 4 – 5 parça ceviz
Haftada 1-2 kez
1dilim ekmek
1 dilim beyaz peynir (az yağlı veya yağsız), 4 – 5 zeytin
Domates, salatalık, yeşil biber,marul
1 dilim kepekli ekmek
Haftada 1-2 kez
1 kutu Activia,1 elma rendesi, 10 adet fındık, tarçın
Haftada 2 kez
1 haşlanmış yumurta, 1 avuç haşlanmış mantar
1 çay kaşığı zeytinyağı, Çırparak pişirebilirsiniz.
Öğlen Seçenekleri
Haftada 2 kez:
1 kase çorba
2-3 kaşık az yağlı yoğurt
1 porsiyon sebze yemeği veya salata, 1 dilim kepekli ekmek
Haftada 2 kez:
Kırmızı et (el büyüklüğünde ve kalınlığında) ya da şiş (1 avuç) ya da 4 köfte,
5 yemek kaşığı sebze yemeği veya ızgara haşlanmış sebzeler veya salata.
Haftada en az 2 kez:
Semizotlu, yeşil soğanlı mercimek salatası
Tarif
Malzemeler: 1 büyük kase doğranmış semiz otu, 3 dal yeşil soğan, 2-3 adet chery domates, 4 yemek kaşığı haşlanmış yeşil mercimek yada nohut, 1-2 adet taze kırmızı biber, limon, kırmızı biber
Yapılışı; Tüm sebzeleri doğradıktan sonra; salatanıza yeşil mercimeği ekleyin. Üzerine biraz zeytinyağı ve limon ekleyebilirsiniz.
Haftada 1 kez:
Mantarlı omlet (2 yumurta+ Mantar + Maydanoz+ 1 tatlı kaşığı zeytinyağı)
1 dilim ekmek, salata.
Ara: 15.00-17.00
Haftada 2-3 kez:
1 kepekli tost ( yağsız 1 dilim tost kaşarı ile)
Akşamın da sebze seçeneği olmalı
Haftada 2-3 kez:
Probiyotik sade yoğurt (Activia)
1 küçük meyve
Haftada 1-2 kez
Sütlü kahve ve 10 tuzsuz çiğ badem
Akşam seçenekleri
Haftada 3 kez
5 yemek kaşığı sebze yemeği, 2 kaşık yoğurt
Salata
Haftada 2 kez:
Balık, Salata veya haşlanmış sebze veya 5 yemek kaşığı sebze yemeği
Haftada 2 kez
Tavuk, Salata veya 5 yemek kaşığı sebze yemeği
Saat 21-22.00 ara öğün
Tarçınlı bitki çayları
10 adet çilek ya da erik

Biraz sağlık



Laktoz İntoleransı Nedir?
LAKTOZ İNTOLERANSI
Sütün kendi içerisindeki şekere; laktoz diyoruz. Bağırsaklardan salgılanan bir enzim olan laktaz sayesinde laktoz sindirilir . Ancak sütteki şeker; laktozun yeterince sindirilememesi ve bağırsaklarda sorun yaratması durumu laktoz intoleransıdır. Türkiye ‘de ve Avrupa’da her 2 kişiden 1’de laktoz intoleransı olduğu düşünülmektedir.
Laktoz intoleransı belirtileri nelerdir?
Süt ve süt ürünleri tüketiminden sonra, bağırsaklardan emilemeyen süt şekerinin sebep olduğu hastalığın belirtileri karın ağrısı, karında kramplar, aşırı gaz ve ishal şeklinde görülüyor.
Laktoz intoleransı; doğumdan itibaren ya da yetişkinlikte başlayabilir. Doğumdan itibaren laktoz intoleransı olan bireylerin diyetlerinde laktoz hiç olmamalıdır.
Yetişkinlik döneminde ise; laktozu sindiren laktaz enziminin çeşitli nedenler ile azalması ile birlikte meydana gelebilir. Diyette bir miktar laktoz olabilir. Ancak ne ölçüde olması gerektiği kişinin şikayetlerine göre değişir.
Siz de süt ve ürünleri yediğinizde bu tarz şikayetler yaşıyor iseniz; kendi kendinize 1 test yapabilirsiniz;
2 hafta boyunca diyetinizde laktozlu süt ve ürünleri çıkarınız. Şikayetlerinizin azalıp azalmadığını değerlendiriniz.

Laktoz intoleransında beslenme tedavisi nasıl olmalıdır?
Laktoz içeren sütler yerine, laktozsuz süt, yoğurt, kaşar peyniri ve laktozsuz peynir tüketin. Yoğurt ve kefir , içinde bulunan enzim sayesinde ve daha az laktoz içerdiğinden dolayı sizi rahatsız etmeyecektir.
Süt yerine laktozsuz peynir tüketebilirsiniz. Doksan günden fazla olgunlaşmış peynirleri tercih edin, çünkü laktoz içermiyorlar.
Bir süre sonra, normal süt tüketmeyi deneyin. Ufak miktarlar ile başlayın. Hedefiniz, belirlediğiniz bir süre (1–2 haftalık deneme süreleri) içinde bir su bardağı süt tüketmek olsun.
Bu dönemde kalsiyum eksikliği yaşamamak için; diyetinizi kalsiyum kaynakları ile zenginleştirin.

17 Mayıs 2013 Cuma


ÇikolataMısır Gevrekli KurabiyeTarifi Sık Kullanılanlara Ekle (CTRL + D)

Malzemeler :



Karıştırma kabına yumurtaları kırın. Üzerine tereyağı, nişasta ve pudra şekeri ekleyin. Elinizle karıştırın. Daha sonra kabartma tozu, vanilya ve azar azar un koyun. Ele yapışmayan yumuşak bir hamur elde edene kadar yoğurun.
Yoğurma işlemi bittikten sonra hamurdan cevizden daha küçük parçalar kopartın. Elinizde yuvarlayın. Yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisine dizin. Önceden ısıtılmış 160-170 derecelik fırına verip, pişirin.
Kurabiyeler pişerken biraz genişleyebilir, bu nedenle aralıklı yerleştirin. Kurabiyelerin rengi çok değişmediğinden dolayı pişme sırasında dikkat edin.
Diğer tarafta nutellayı bir kaba alıp, benmari usulü eritin.
Benmari Yöntemi: Büyük bir tencere içine su eklenir, kaynayınca altı kısılır. İçine daha küçük bir tencere konulur ve bu tencerenin içine su temas ettirmeden eritilecek malzeme konulur.
Akabinde eriyen çikolatayı ocaktan alın. Koyuluğunu açmak için sıvıyağı ekleyip, karıştırın. Başka bir kaba da mısır gevreğini elinizle parçalayarak koyun.
Kurabiyeler piştikten sonra fırından alın. Soğumaya bırakın. Kurabiyeleri önce çikolata sosuna akabinde mısır gevreğine bulayın. Servis tabağına alın. Çikolata mısır gevrekli kurabiyeleri 1-2 saat dinlendirdikten sonra çayın yanında servis edebilirsiniz.

- See more at: http://ye-mek.net/tarif/cikolatali-misir-gevrekli-kurabiye/#sthash.gsv1YE0e.dpuf

MESNEVİ HİKAYE 11

ÇENK ÇALAN İHTİYAR



(Bilmem) işittin mi? Ömer zamanında pek güzel, pek latif çenk çalan bir çalgıcı vardı. Bülbül onun sesinden kendini kaybeder; bir namesini dinleyenlerin şevki, yüz misli artardı. Meclisleri, cemiyetleri, onun nağmeleri süsler; onun sesinden kıyametler kopardı. Sesi, israfil gibi mucizeler gösterir, ölülerin bedenlerine can bağışlardı. Yahut İsrafil’e yardım ederdi; onun namelerini dinleyen fil bile kanatlanırdı. İsrafil, birgün namesini düzer ve yüzlerce yıllık çürümüş ölüye can verir.
Peygamberlerin de içlerinde öyle nağmeler vardır ki o nağmelerde isteyenlere, değer biçilmez bir hayat erişir. Fakat o nağmeleri his kulağı duymaz, çünkü his kulağı , kötülükler yüzünden pis bir haldedir. İnsanoğlu perinin nağmesini işitmez; çünkü perilerin sırlarına yabancıdır.

Gerçi perinin nağmesi de bu alemdedir ama gönül nağmesi her iki sesten de yüksektir. Zira peri de, insan da mahpustur; ikisi de bu bilgisizlik ve gaflet zindanındadır.

Rahman Suresinden “Ya ma’şaralcinin” ayetini oku; “Tenfüzu testa’tiu “nun manasını iyice bil! Velilerin içi nağmeleri evvela der ki: “Ey yokluk aleminin cüzüleri! Kendinize gelin; nefis yokluğundan baş çıkaran; bu hayali, bu vehmi bir tarafa atın!

Ey Kevn ü fesat aleminde tamamiyle çürümüş canlar! Ebedi canlarınız ne vücuda geldi, ne doğdu!” O nağmelerden pek az, pek cüzzi bir miktarını söylesem canlar, mezar ve merkatlerinden baş kaldırırlar.

Kulak ver! Onağmeler uzakta değil; fakat sana söylemeğe izin yok. Agah ol ki veliler, zamanın israfil’idirler. Ölüler, onlardan can bulur, gelişirler. Ölü canlar, ten mezarında kefenlerine bürünmüş yatarlarken onların sesinden sıçrayıp kalkarlar.

Derler ki: Bu ses, öbür seslerden bambaşka; çünkü diriltmek Tanrı sesinin işidir. Biz öldük, tamamiyle çürüdük, mahvolduk. Fakat Tanrı sesi gelince hepimiz dirildik, kalktık.

Tanrı sesi ister hicab ardından, ister hicabsız gelsin...Cebrail, Meryem’e, yakasından üfleyerek ne verdiyse Tanrı sesi de insana onu verir. Ey derileri altında yokluğun çürütüp mahvettiği kimseler! Sevgilinin sesiyle yokluktan dönün, tekrar var olun!

O ses, Tanrı kulunun boğazından çıksa da esasen ve mutlaka Padişahtan gelmektedir. Tanrı ona dedi ki: “Ben dilim, sen vücutsun. Ben senin hislerin, memnuniyet ve gazabınım,

Yürü! Benimle duyan, benimle gören sensin. Sır sahibi olmak da ne demek? Bizzat sır sensin. Sen mademki hayret aleminde “Lillah” sırrına mazhar oldun, ben de senin olurum. Çünkü “Kim, Tanrı’nın olursa Tanrı onun olur.”

Sana bazen sensin derim, bazen de benim derim. Ne dersem diyeyim, ben aydın ve parlak bir güneşim. Her nerede bir çırağlıktan parlasan orada bütün alemin müşkülleri hallolur.

Güneşin bile gideremediği, aydınlatamadığı karanlık, bizim nefsimizden kuşluk çağı gibi aydınlanır. Adem evladına esmasını bizzat gösterdi. ( Adem’i, isimlerine mazhar etti); diğer mevcudata esma, Adem’den açıldı. Nurunu, istersen Adem’den al, istersen ondan...şarabı, dilersen küpten al, dilersen küpten al, dilersen testiden!

Çünkü bu testi, küple adamakıllı birleşmiştir; o iyi bahtlı testi, senin gibi ( zahiri zevklerle şad değil, hakiki neşeyle neşelenmiş) tir. Mustafa, “Beni görene benim yüzümü gören kişiyi görene ne mutlu” dedi.

Bir mumdan yanmış olan çırağı gören, yakinen o mumu görmüştür. Bu tarzda o mumdan yakılan çırağdan başka bir çırağ, ondan da diğer bir mum yakılsa ve ta yüzüncü muma kadar, hep o ilk mumun nuru intikal etse, sonuncu mumu görmek, hepsinin aslı olan ilk mumu görmektir.

İstersen o nuru, son çırağdan al, istersen ilk çırağdan...hiç fark yok. Nuru dilersen son gelenlerin mumundan gör, dilersen geçmişlerin mumundan.

Peygamber, “Hakkın güzel ve temiz kokuları ,bu günlerde esecek o vakitlere kulak verin, aklınız o vakitlerde olsun ki, bu çeşit güzel kokuları alasınız, bu fırsatı kaçırmayınız dedi.

Güzel koku geldi, sizin haberiniz yokken esip, esip gitti... Dilediğine can bağışlayıp geçti. Başka bir koku daha erişti; uyanık ol ey arkadaş, uyanık ol ki bundan da mahrum kalmayasın.

Ateş meşrepli olan can, ondan ateş söndürme kabiliyetini kazandı. Hoş olmayan can, onun lütfu ile hoş bir hale geldi. Ateşli can, onun yüzünden söndü. Ölü, onun aydınlığından kaftan giyindi.

Bu tazelik, Tubâ ağacının tazeliği; bu hareket, Tubâ ağacının hareketidir. Halkın hareketlerine benzemez.
Eğer bu ebedi nefha, yere göğe nazil olsa yer ehliyle gök ehlinin ödleri su kesilirdi. Esasen bu nihayeti olmayan nefhanın korkusundan, gökler, yeryüzü ve dağlar o emaneti yüklenmekten çekindiler. “Feebeyne en yahmilnehâ” ayetini oku da gör.

Korkusundan dağın yüreği kan olmasaydı “Eşfekna minha” denir miydi?
Bu Tanrı kokusu dün gece bize bir başka türlü zuhur etti, fakat birkaç lokma geldi, kapıyı kapadı.
Lokma için bir Lokman rehin oldu. Şimdi Lokman'ın sırası; ey lokma sen çekil. Bir mihnet ve meşakkat lokması yüzünden Lokman'ın ayağına batan dikeni çıkarın.

Onun ayağında diken değil, gölgesi bile yok. Fakat siz, hırstan onu fark edemiyorsunuz. Hurma olarak gördüğünü diken bil. Çünkü, sen çok nankör, çok görgüsüzsün. Lokmanın canı, Tanrının bir gül bahçesindeyken neden can ayağı bir dikenden incinsin. Bu diken yiyen vücut, devedir. Mustafa’dan doğan da bu deveye binmiştir.

Ey deve! Sırtında öyle bir gül dengi var ki kokusundan sende, yüzlerce gül bahçesi meydana gelmiştir.
Halbuki sen, hala mugeylan dikenine ve kumsala meylediyorsun. Bu arta kalası dikenden gül nasıl toplayacaksın?

Ey bu arama yüzünden taraf taraf, bucak bucak dolaşıp duran! Ne vakte kadar “Nerede bu gül bahçesi” diyeceksin?
Ayağındaki bu dikeni çıkarmadıkça gözün görmez. Nasıl dönüp dolaşabilirsin? Ne şaşılacak şey, cihana sığmayan Ademoğlu, gizlice bir dikenin başında dolaşıp durmakta!

Mustafa bir hem dem elde etmek için geldi; “Kellimini ya Humeyra” dedi.
“Ey Humeyra! Nalı ateşe koyda bu dağ, lal haline gelsin” buyurdu.
Humeyra kelimesi, müennestir can da müennsi semaidir. Araplar cana müennes demişlerdir. Fakat canın müenneslikten pervası yok. Çünkü, ruhun ne erkekle bir alakası var, ne kadınla!

Müzekkerden de yükselir, müennesten de. Bu, kurudan yaştan meydana gelen ruh (u hayvani) değildir ki. Bu can, ekmekten kuvvetlenen, yahut kâh şöyle, kâh böyle bir hale gelen can değildir.

Bu ruh hoşluk verir, hoştur, hoşluğun ta kendisidir. Ey maksadına erişmek için vesilelere baş vuran! Hoş olmayan insanı hoş bir hale getiremez. Sen şekerden tatlı bir hale gelsen bile o tat bazen senden gidiverir, bu mümkündür.

Fakat fazla vefakarlık sebebiyle tamamen şeker olursan buna imkan yoktur. Nasıl olurda şekerden tat ayrılır, imkanı var mı?

Ey hoş arkadaş! Aşık, halis ve saf şarabı, kendisinden bulur, onunla gıdalanırsa bu makamda artık akıl kaybolur, (bu sırra akıl ermez). Aklı cüzi sırra sahip gibi görünürse de hakikatte aşkı inkar eder. Zekidir bilir; fakat yok olmamıştır. Melek bile yok olmadıkça Şeytandır.

Aklı cüzi sözde ve işte bizim dostumuzdur. Ama hal bahsine gelirsen orada bir hiçten bir yoktan ibarettir. Varlıktan fani olmadığı için o, hiçtir, yoktur. Kendi dileğiyle yok olmayınca nihayet zorla, istemediği halde yok olacaktır. Bu da ona yeter.

Can kemaldir, çağırması sesi de kemaldir. Onun için Mustafa “Ey Bilal bizi dinlendir ferahlandır; Ey Bilal! Gönlüne nefh ettiğim o nefhadan, o feyizden dalga dalga coşan sesini yücelt. Adem’i bile kendinden geçiren, gök ehlinin bile akıllarını hayrete düşüren o nefhayla sesini yükselt!” buyurdu.

Mustafa o güzel sesle kendinden geçti. Ta’ris gecesinde namazı kaçtı. O mübarek uykudan baş kaldırmadı; sabah namazının vakti geçip kuşluk çağı geldi. Ta’ris gecesi, o gelinin huzurunda tertemiz canları, el öpme devletine erişti.

Aşk ve can... her ikisi de gizli ve örtülüdür. Tanrıya "gelin" dediğim için beni ayıplama.

Sevgili benim sözüme darılsaydı susardım; bana bir lahzacık mühlet verseydi sükut ederdim.
Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir” demekte. Ayıptan başka bir şey görmeyene ayıptır. Fakat gayb aleminin pak ruhu, hiç ayıp görür mü? Ayıp cahil mahluka nispetle ayıptır; makbul Tanrıya nispetle değil.

Küfür bile yaratana nispetle bir hikmettir. Fakat bize nispet edecek olursan bir afet, bir felakettir. Birisinde yüzlerce faziletle beraber bir de ayıp bulunsa o ayıp nebatatın sapı mesabesindedir. Terazide her ikisini de birlikte tartarlar. Çünkü, nebatat ve sap; ikisi de bedenle can gibi bağdaşmıştır.

Şu halde büyükler, bu sözü boş yere söylemediler: Temiz kişilerin cisimleri de, can gibi saftır. Onların sözleri de nişanı olmayan ve bir kayda gelmeyen can olmuştur, nefisleri de suretleri de. Onlara düşman olanların canları ise sırf cisimdir. O düşman, tavla oyununda kırılmış zar gibi faydasızdır, ancak bir addan ibarettir.

Düşman toprağa girdi, tamamı ile toprak oldu. Bu ise tuzlaya düşüp tamamı ile arındı. O tuz, öyle bir tuzdur ki Muhammed, ondan meslahat kazanmış, o yüzden melih sözü fasih olmuştur.

Bu tuz, bu melahat, ondan miras kalmıştır; varisleri de seninledir, ara bul! Varisler senin huzurunda oturuyorlar, fakat nerede senin huzurun? Senin önündedirler, fakat nerede önü sonu düşünen can.

Eğer sen, kendinde ön, art olduğunu sanıyorsan cisme bağlısın, candan mahrumsun. Alt, üst, ön, art; cismin vasfıdır. Nurani olan can ise bunlardan münezzeh ve cihetsizdir.

Kısa görüşlüler gibi zanna düşmemek için gözünü, o pak padişahın nuruyla aç! Sen madem ki zahiri önü, sonu düşünmektesin... Ancak ve ancak bu gam ve neşe alemindesin. Ey hakikatte yok olan! Yok olan, nerede ön nerede son?

Yağmurlu gündür, gece çağına kadar yürü! Bu yağmur, bildiğimiz yağmur değil! Tanrı yağmurlarından.

O, öyle çalgıcıydı ki alem, onun yüzünden neşeyle dolmuştu. Dinleyenler sesinden garip garip hallere düşüyorlardı. Gönül kuşu onun nağmesiyle uçmakta; canın aklı, sesine hayran olmaktaydı.

Fakat zaman geçip ihtiyarlayınca evvelce doğan kuşu gibi olan canı, acizlikten sinek avlamaya başladı. Sırtı küp sırtı gibi eğrildi, kamburlaştı. Gözlerinin üstünde kaşlar, adeta eyer kuskununa döndü.

Onun cana can katan latif sesi fena, iğrenç , çirkin yürek tırmalayıcı geldi. Zühere’nin bile haset ettiği o güzel sesi, kart eşeğin sesine benzedi. Zaten hangi hoş vardır ki nahoş olmamıştır? Yahut hangi tavan vardır ki yıkılmamış, yere serilmemiştir.

Ancak sur’un üfürülmesi, nefeslerinin aksinden ibaret olan yüce azizlerin sesleri, bundan müstesnadır; onların sesleri bakidir. Onların gönülleri, öyle bir gönüldür ki gönüller, ondan sarhoştur. Yoklukları öyle bir yokluktur ki bizim varlıklarımız, o yokluktan varolmuşlardır.

Her fikrin, her sesin kehlibarı (fikirleri ve sesleri çeken) o gönüldür. İlham, vahiy ve sır lezzeti yine o gönülden ibarettir. Çalgıcı bir hayli ihtiyarlayıp zayıflayınca kazançsızlıktan bir parçacık yufka ekmeğine bile muhtaç hale geldi.

Dedi ki: “Tanrım, bana çok ömür ve mühlet verdin, hakir bir kişiye karşı lutuflarda bulundun. Yetmiş yıldır isyan edip durdum. Benden bir gün bile ihsanını kesmedin. Bu gün kazanç yok, senin konuğunum. Çengi sana çalacağım, gayrı seninim.”

Çengi omuzlayıp Tanrı aramağa yola düştü; ah ederek Medine Mezarlığına doğru yollandı. Tanrı’dan kiriş parası isteyeceğim. Çünkü o kendisine karşı halis olan kalplere kerem ve ihsanıyla eder” dedi.

Bir hayli çenk çalıp ağladı ve başını yere koydu, çengi yastık yaptı bir mezara yaslandı. Çalgıcıyı uyku bastırdı, can kuşu kafesten kurtuldu; çalgıyı da bırakıp sıçradı. Saf bir aleme, can sahrasına vararak tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu.

Canı, orada macerasını şöyle terennüm etmekteydi: Beni burada bıraksalardı. Canım bu bahçede, bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir, bu ovanın bu gayb laleliğinin sarhoşu olurdu. Başsız, ayaksız seferler eder, dişsiz, dudaksız şekerler yedim.

Felek sakinleriyle zahmetsiz, mihnetsiz zikre, dimağsız fikre dalar, onlarla latifeler ederdim. Gözleri kapalı olarak bir alem görür; elsiz, avuçsuz güller, reyhanlar devşirirdim...Çalgıcı bir su kuşuydu; bu alem de bir bal denizi. Bu bal Eyyub Peygamberin içtiği ve yıkandığı pınardı.

Eyyub, o pınarda yıkanarak tepeden tırnağa kadar doğu nuru gibi bütün hastalıklardan arındı, pirüpak oldu. Mesnevi hacım bakımından felekler kadar bile olsa yine bu alemin, hatta küçük bir cüz’ünü ihata edemezdi.

Halbuki çok geniş olan o yerler gök, darlıktan gönlümü paramparça etti. Bu bir alemdir ki bana rüyada göründü; açıklığıyla kolumu, kanadımı açtı. Bu alemde bu alemin yolu meydanda olsaydı dünyada pek az kimse, ancak bir lahzacık kalırdı.

İhtiyar çalgıcıya “Burada kalmaya tamah etme, mademki ayağından diken çıkmıştır, haydi git” diye emir gelmekte. Can ise orada, Tanrı’nın rahmet ve ihsanı meydanında “Durakla, bekle” demekteydi.

O sırada Hak Ömer’e bir uyku verdi ki kendini uykudan alamadı. “Bu mutat bir şey değildi. Bu uyku, gayb aleminden geldi. Sebepsiz olamaz” diye taaccüpte kaldı. Başını koydu, uyudu. Rüyasında hak tarafından bir ses geldi, bu sesi ruhu duydu. Bu ses öyle bir sesti ki her sesin nağmenin aslıdır. Asıl ses odur, o sesten başka sesler, aksi sedadır.

Türk, Kürt, Zenci, Acem, Arap bütün milletler kulağa, dudağa muhtaç olmadan bu sesi anlamışlardır. Hatta Türk, Acem ve Zenci şöyle dursun... o sesi dağlar taşlar bile işitmiştir. Her dem Tanrı’dan “ Elestü” sesi gelir, cevherlerle arazlar da o sesten var olmaktadırlar.

Gerçi bunlardan zahiren “Bela” sesi gelmezse de onların yokluktan gelmeleri, var olmaları “Bela” demeleridir. Ağacın, taşın anlayışını söyledim ya. Hemen şimdicik bunu anlatan şu hikayeyi dinle!

Hannane direği, Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu. Peygamber, “Ey direk, ne istiyorsun?” dedi. O da “Canım, ayrılığından kan kesildi. Bana dayanıyordun, şimdi beni bıraktın. Mimberin üstüne çıktın” dedi.

Bunun üzerine Peygamber dedi ki: “Ey iyi ağaç, ey sırrı bahta yoldaş olan! Söyle ne istersin? Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ki doğudakiler de, batıdakiler de senin hurmanı yesinler.

Yahut Tanrı, seni o alemde bir servi yapsın da ebediyen terü taze kal” dedi. Hannane “Daim ve baki olanı isterim” dedi. Ey gafil, dinle de bir ağaçtan aşağı kalma! Peygamber, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için o ağacı yere gömdü.

Bunu duy da bil ki Tanrı, kimi kendisine davet ettiyse o kimse bütün dünya işlerinden vazgeçmiştir. Kim, Tanrı’dan tevfika mazhar olursa o aleme yol bulmuştur. Bir kimsenin Tanrı sırlarından nasibi olmazsa cemadın inlemesini nasıl tasdik eder?

Evet der ama yürekten değil. Kendisine münafık demesinler diye tasdik edenlere uyar, zahiren tasdik eder. Eğer cemadat Tanrı’nın “Kün-ol” emrine vakıf olmasalar ( ve bu emri duyup, bu emre uyup, varlık alemine gelmemiş bulunsalardı) bu söz alemde o vakit reddedilirdi.

Yüz binlerce taklit ve istidlal ehlini, pek cüzi bir vehim, şüpheye düşürür. Çünkü taklitleri de istidlalleri de, hatta bütün kolları, kanatları da zanla kaimdir. O aşağılık Şeytan, bir şüphe meydana getirir. Bütün bu körler tepe takla düşerler.

İstidlalcilerin ayakları tahtadır. Tahta ayaksa pek kudretsiz pek karasızdır. Sebatiyle dağları bile hayran eden ve basiret sahibi olan zamanın kutbu ise böyle değildir. (İstidlale değer vermez). Çakıl üstüne baş aşağı düşmemek için körün ayağı sopadır sopa.

Askerin, yani din ehlinin üstünlüğüne sebep olan o binici kimdir! Gören padişah! Her ne kadar körler sopa ile yol görmüşlerdir ama yine gözlükler sayesinde. Dünyada gözlükler ve padişahlar olamasaydı bütün körler ölürlerdi.

Körler elinden ne demek gelir, ne biçmek gelir, ne alışveriş gelir, ne de kar ve kazanç. Tanrı onlara merhamet ve inayet kılmasaydı onların istidlal değnekleri hemencecik kırılırdı. Bu sopa nedir? Kıyaslar, deliller. O sopayı onlara kim verdi? Gören Tanrı!

Sopa, mademki savaş ve kavga aletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et! O size sopa verdi de öyle meydana çıktınız. Sonra da kızgınlıkla o sopayı yine ona vurdunuz. Ey körler güruhu! Ne iştesiniz, ne yapıyorsunuz? Aranıza bir gören kişi alın!

Sen de sana sopa verenin eteğini tut. Bak bir kere Adem Peygamber istidlal ve isyan yüzünden neler çekti? Musa ve Muhammed’in mucizelerine dikkat et. Sopa nasıl yılan şekline girdi, direk nasıl irfan sahibi oldu? Sopa yılan şekline girdi, direkten de inilti duyuldu. Bu mucizeleri, dini izhar için günde beş kere ilan ederler.

Bu din lezzeti eğer akla aykırı olmasaydı bunca mucizeye hacet var mıydı? Akıl akla uygun olan her şeyi; mucizesiz, keşmekeşsiz kabul eder. Bu bakir yolu, akla aykırı (akıl hududundan hariç, kıyas ve istidlale sığmaz) gör ve bu görüş, her devlet sahibine makbuldür; buna da dikkat et.

Şeytanlarla canavarlar, nasıl insan korkusundan ve hasetlerinden ürküp adalara, ıssız yerlere kaçtılarsa, münkirler de Peygamberlerin mucizelerinden korkup başlarını otların içlerine sokmuşlar.

Bu suretle müslümanlık ediyle anılarak yaşamak, kim olduklarını, ne inanışta bulunduklarını sana bildirmemek istemişlerdir. Kalpazanlık, kalp paraya nasıl gümüş sürerler ve üstüne padişahın adını kazarlarsa,onları sözlerinin dış yüzü de tevhit ve şeriattir; fakat iç yüzü, ekmekteki delice tohumuna benzer.

Felsefecinin, dini inkara, yahut din ehliyle mübahaseye kudreti yoktur. Böyle bir şeye girişirse Hak din, onu mahveder. Onun eli, ayağı cansızdır. Canı ne derse ikisi de fermanına uyar, dediğini yapar. Felsefeciler, dilleriyle cansız şeylerin hareketini, seslenmesini inkar ederse de elleriyle ayakları, bunun imkanına şehadet edip durur.

Ebucehl’in elinde taş parçaları vardı. Dedi ki: “Ey Ahmed, şu avucumdaki nedir? Çabuk söyle! Mademki göklerin sırlarına vakıfsın, peygambersen avucumda ne saklı?” Peygamber “Onlar nedir, ben mi söyleyeyim; yoksa onlar mı doğru olduğumuzu söylesin, bizi tasdik etsinler; hangisini istersin? Dedi.

Ebucehil “Bu ikinci daha garip” deyince Peygamber dedi ki: “Evet, Tanrı ondan daha ilerisine de kadirdir.” Derhal Ebucehl’in avucundaki taşların her biri, şahadet getirmeye başladı. “İbadete layık hiçbir şey yoktur, ancak Tek Tanrı’ya tapılır” dedi ve “Muhammed, Tanrı elçisidir” incisini deldi. Ebucehil, taşlardan bu sözü işitince hiddetle taşları yere vurdu.

Bunu bırak da yine çalgıcının hikayesine kulak ver. Çalgıcı, beklemekten bunalınca. Ömer’e yine ses geldi! “Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar! Has, muhterem bir kulumuz var; mezarlığa kadar gitmek zahmetini ihtiyar et.

Ey Ömer, kalk. Beytülmalden yedi yüz dinar al, hepsini onun avucuna say! O parayı huzuruna götürüp “O parayı huzuruna götürüp “Ey makbulümüz olan! Şimdilik bu kadarcığı al ve bizi mazur gör.

Bu kadarcık para sana ancak ibrişim (kirşi) parasıdır. Harcet, bitince yine buraya gel” de. Bunun üzerine Ömer, sesin heybetinden sıçrayıp kalkarak bu hizmet için belini bağladı. Koltuğu altında para kesesi olduğu halde koşarak çalgıcıyı arayıp taramak için mezarlığa yüz tuttu.

Mezarlığın etrafını bir hayli döndü, dolaştı; orada o ihtiyardan başka kimseyi göremedi. “Bu olmasa gerek” deyip bir kere daha koştu. Nihayet yoruldu, fakat yine o ihtiyardan başkasını göremedi. Kendi kendisine “Hak, bana dedi ki: bizim saf, makbul ve mübarek kulumuz var;

İhtiyar bir çalgıcı, nasıl olur da Tanrı haslarından olur? Ey gizli sır, ne hoşsun sen, hoş ve garip!” Ava çıkan aslanın dönüp dolaşması gibi bir kere daha mezarlık etrafını dolaştı. Orada o ihtiyardan başka kimsenin olmadığını iyice anlayınca “ karanlıklar içinde parlak gönüller çoktur” dedi.

Gelip edebe fazlasıyla riayet ederek oraya oturdu. Bu sırada Ömer aksırdı, ihtiyar uyanıp sıçradı. Ömer’i görünce şaşırdı, kaldı. Gitmek istedi, fakat titremeğe başladı. İçinden dedi ki: “Yarabbi senin elinden eleman! Şimdi de çalgıcı ihtiyarcağıza muhtesip geldi, çattı.”

Ömer, o ihtiyarın yüzüne bakıp da onu utanmış çehresini sararmış görünce, “Benden korkma, ürkme; çünkü sana Hak’tan müjdeler getirdim. Tanrı, senin huylarını o derece methetti ki nihayet Ömer’i, senin cemaline aşık etti. Otur şöyle önüme; uzaklaşmağa kalkışma. Kulağına devlet ve ikbal aleminden bazı sırlar söyleyeyim.

Tanrı sana selam söylüyor; halini, hatırını soruyor. Hadsiz hesapsız zahmetlerden, kederlerden, ne haldesin? Buyuruyor. Şimdilik şu birkaç dinarı ibrişim parası olarak al, harca da bitince yine buraya gel!

O ihtiyar, bunu işitince kendini yerden yere vurup ellerini ısırmağa, elbisesini yırtmaya başladı. “Ey naziri olmayan Tanrı! Ziyade utancından zavallı ihtiyar su kesildi” diye bağırmağa koyuldu. Bir hayli ağlayıp eleme düştü. Nihayet çengi yere çalıp parça parça etti.

Dedi ki: “Ey benimle Rabbimin arasında perde olan, ey beni ana yoldan azdırıp sapıtan!

Ey yetmiş yıldır kanımı emen, kemal sahibine karşı yüzümü kara eden! İhsan ve vefa sahibi Tanrı, cefalarla, suçlarla, geçen ömrüme sen acı! Tanrı bana öyle bir ömür verdi ki o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez. Bense bütün o ömrü, her nefeste zir ve bem perdelerine harç ederek yele verdim.

Ah! Arap ve Acem tarzını anmaktan, Irak perdesiyle meşgul olmaktan acı ayrılık zamanı hatırımdan çıktı. Eyvallah olsun ki Küçük makamının tazeliği yüzünden gönlümün ekini kurudu, gönlüm öldü.

Eyvahlar olsun bu yirmi dört makamının sesinden ki kervan geçti, gündüz de bitti! Ey, Tanrı, bu feryat edenin elinden feryat! Hiç kimseden değil, bu medet isteyen medet! Şikayetim en çok kendimden...

Kimseden medet yok. Yalnız ve ancak bana, benden yakın olandan medet var. Çünkü bana bu varlık, her an ondan gelmekte... Varlığım mahvolunca da ancak onu görürüm, başkasını değil.”Birisi sana para verse, altın saysa sen ona bakarsın, kendine değil; bu da ona benzer.

Bunun üzerine Ömer, çalgıcıya dedi ki: “Senin bu ağlaman, aklının başında olduğuna delalet eder. Yok olanın yolu, başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır. Aklı başında oluş, geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Tanrı’ya perdedir,geleceğin de.

Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın? Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir; dudağın, sesin mahremi olamaz.

Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun, kendinde oldukça nasıl olur da Kabeye gelmiş sayılırsın? Haberlerin haber vericiden bihaberdir; tövben günahından beterdir. Ey geçen hallerden tövbe etmek isteyen! Bu tövbe etmekten ne vakit tövbe edeceksin, söyle! Gah sır nağmesini kıble edinirsin; gah ağlayıp inlemeyi öper durursun.”

Faruk, sırlara ayna olunca ihtiyar çalgıcının canı da cisminde uyandı. Artık can gibi, ağlamadan gülmeden kurtuldu. Canı gitti, bambaşka bir canla dirildi. O zaman gönlüne öyle bir hayret geldi ki yerden de dışarda kaldı, gökten de ( bütün alemi unuttu).

Ona arayıp tarama hududu ardında öyle bir arayıcılık düştü ki ben bilmiyorum; sen biliyorsan söyle! Halden de öte, kaalden de ileri şöyle bir hale, öyle bir kaale erişti; ululuk sahibi Tanrı’nın cemaline dalıp kaldı. Ama tek bir kurtuluş imkanı bulursun... Yahut denizden başka onu bir tanıyan, gören olsun... Hayır bu çeşit dalış değil.

Bu sözler, her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş, bu sözlerin söylenmesine sebep olmasaydı aklı cüzi, külle ait sözler söylemezdi. Fakat birbiri ardınca durmadan zuhur ettikçe zuhur ediyor. Bundan dolayı da denizin dalgaları buraya gelip durmakta.

İhtiyar çalgıcının hikayesi buraya varınca ihtiyarda yüzünü perde arkasına çekti, ahvali de. İhtiyar, eteğini dedikodudan silkti; ona ait bizim ağzımızda ancak yarım bir söz kaldı. Bu ayşü işreti düzüp koşma uğrunda yüz binlerce can feda edilse değer. Can ormanında doğanki avcılıkta doğan ol; cihanın güneşi gidip canla oyna!

Yüce güneş, can vere gelmiştir; her nefeste boşaldıkça (nurla ) doldururlar. Ey manevi güneş, can ver de eski cihana yenilik göster. İnsanın vücuduna akıl ve ruh, gayb aleminden akar su gibi gelmekte.

Peygamber dedi ki: “Öğüt vermek üzere iki melek hoş bir surette nida ederler: Ey Tanrı, muhtaçlara ihtiyaçları olan şeyi verenleri doyur, verenleri doyur, verdikleri her dirheme karşılık yüz bin ihsan et!

Yarabbi, malını esirgeyenlere de ziyan içinde ziyandan başka bir şey verme!” Fakat nice esirgemeler vardır ki vermeden iyidir. Tanrı malını Tanrı’nın buyurduğu yerden gayriye verme, ki halde hesaba sığmaz hazine elde edesin ve bu suretle kafirlere, küfranı nimet edenlere katılmayasın.

Kafirler; kılıçları, Mustafa’ya üstün olsun diye develer kurban edenlerdi. Tanrı emrini, Tanrı’ya ulaşmış birisinden sor, öğren. Her gönül, Tanrı emrini anlayamaz. (Yersiz ihsan), asi bir kölenin, güya adalet ediyorum, ihsanda bulunuyorum diye padişahın malını asilere dağıtmasına benzer.

Kuranda “onların bütün ihsanları hasretten ibarettir” diye gaflet ehlini korkutan bir ayet vardır. Şu asinin adlü ihsanı, onu padişahtan daha ziyade uzaklaştırır, gözden düşürür ve ancak yüzünü kara eder.

Mekke ulularının Peygamberle harp ederken kurban kesmeleri de , Tanrı tarafından kabul edilir ümidiyleydi. İşte bunun için mümin tevfika mazhar olamamak korkusundan daima namazda “İhdinas sıratal mustakim” der.

O para veriş cömert kişiye layıktır. Can vermekse esasen aşıkın vergisidir. Hak uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak uğruna can verirsen sana da can bahşederler. Şu çınarın yaprakları dökülürse Tanrı, ona yapraksızlık azığı bağışlar.

Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Tanrı’nın inayeti, seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi? Bir adam ekin ekince ambarı boşalır ama bu işin iyiliği, tarlada belli olur. Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler, o tohumu yiyip bitirirler.

Bu cihan tamamiyle fanidir; aradığını sebatlı, kararlı alemde ara! Suretin sıfırdan ibarettir; dilediğini mana aleminde dile! Acı ve tuzlu canı kılıç önüne koy, feda et de tatlı bir deniz gibi olan canı al!