15 Eylül 2013 Pazar

NAMAZ HAKKINDA

Namazların Birleştirilmesi

Öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının birlikte kılınabileceğine dair ha­dis-i şerifler vardır. Kur’an-ı Kerim’de de buna engel bir hüküm yoktur. Ayetler öğle ile ikindi vaktini birbirinden, kesin çizgilerle ayırmamaktadır.
فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ
“Onlar ne derlerse desinler sen katlan. Güneş doğmadan önce de batmadan önce de her şeyin en güzelini yapan Rabbine ibadet et.” ( Kaf 50/ 39)
Güneş doğmadan önce sabah namazı, batmadan önce de öğle ve ikindi na­mazları kılınır.
فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ. وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُون
“Akşama girdiğiniz vakit ve sabaha erdiğiniz vakit Allah’a ibadet edin.Göklerde ve yerde yaptığı her şeyi en güzel yapmak ona hastır.Günün so­nunda ve öğleye erdiğinizde ona ibadet edin.” (Rum 30/ 17-18)
Ayetlerde akşam ile yatsı vaktini ayıran açık ifadeler de yoktur.
فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَى
“Onlar ne derlerse desinler sen katlan; gece saatlerinin bir kısmında ve gündüzün uçlarında her şeyi en güzel yapan Rabbine ibadet et, böylece hoşnut olabilirsin.” (Taha 20/130)
“Akşama girerken ve sabaha kavuşurken Allah’a ibadet et.” (Rum 30/17)
أَقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا
“Namazı, Güneşin batıya kaymasından gecenin kararmasına kadar; bir de fecirdeki yoğunlaşma sırasında kıl. Fecirdeki yoğunlaşma gözle görülür.” (İsrâ 17/78)
Şu ayet, günde en az beş vakit namaz kılınması gerektiğini açıkça ifade etmektedir:
وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّـيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِين
“Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt kabul edenler için bir öğüttür.” (Hud 11/114)
Arap dilinde gündüz, güneşin doğuşu ile batışı arasındaki vakittir. İsra 17/78’de gündüzün birinci ucunun güneşin tepe noktasından batıya kayması, Kaf 50/ 39’da ikinci ucunun güneşin batmasından önceki vakit olduğu açıklanmıştır. Gecenin gündüze yakın zamanları ise en az üç zamandır. Çünkü Arapça’da çoğul kelime en az üçü gösterir. Bu vakitler, güneşin doğmasından önceki vakit ile batmasından sonraki vakittir. Taha 20/130’da, güneşin doğmasından önceki vakit, Rum 30/ 17’de akşama erdiğimiz vakit zikredilmiştir. Peygamberimizin uygulamasında güneşin batmasından sonra kılınan akşam namazı ile batı ufkundaki beyazlığın kaybolmasından sonra kılınan yatsı namazı olmak üzere iki vakit akşam üzeri kılınan namaz olarak açıklanmıştır. Böylece bu son âyet, beş vakit namazı göstermiş olmaktadır.
Şu âyet de namazların en az beş olması gerektiğini gösterir:
حَافِظُواْ عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ
“Namazlara ve orta namaza özen gösterin; Allah’ın huzurunda saygıyla durun.” (Bakara 2/238)
Namazlar diye tercüme edilen “salavât” “salat”ın çoğuludur. Arapça’da çoğullar en az üç şeyi gösterdiğinden savât, en üç namaz demek olur. Bir de orta namaz emredildiği için üçten sonra ortası olan ilk sayı beştir. Bu sebeple namazların en az beş vakit olması, bu âyetin de gereğidir. İbn Abbas radiyellahu anh’in bildirdiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem namaz vakitleri konusunda şöyle buyurmuştur:
“Cebrail Kâbe’nin yanında bana iki kere imamlık yaptı. Birin­cisinde öğle namazını, gölgeler bir ayakkabı kayışı kadar iken kıldırdı. Sonra her şeyin kendi gölgesi kadar olduğu za­man ikindiyi kıldırdı. Güneşin battığı ve oruçlunun iftar ettiği saatte akşam namazını kıldırdı. Şafağın kaybolduğu saatte de yatsıyı kıl­dırdı. Sabah namazını da tan yerinin ağardığı, oruç tutana yeme­nin içmenin ya­sak olduğu saatte kıldırdı.
Cebrail ikinci kez imamlık yaptığında öğle namazını, dünki ikindi vaktinde, her şeyin gölgesinin kendi boyu kadar olduğu vakitte kıldırdı. İkindiyi, her şeyin gölgesi kendinin iki katı ol­duğu vakitte kıldırdı. Sonra akşam namazını ilk günkü vaktinde kıldırdı. Son yatsı namazını gecenin üçte biri geçmekte olduğu sırada kıl­dırdı. Sabah namazını da ortalık aydınlandığı sırada kıldırdı. Sonra Cebrail bana döndü ve dedi ki, «Ya Muhammed, bu senden önceki peygamberlerin ibadet vaktidir. İbadet vakti bu iki vaktin arasıdır.[1]”
I- NAMAZLARI BİRLEŞTİRME İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER
A- Yolculukta Birleştirme
Enes b. Malik radiyellahu anh, Resulullah sallallahualeyhi ve sellem’in öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı yolculukta birleş­tirdiğini söylemiştir.[2]
Ebu Tufeyl diyor ki; Muaz b. Cebel radiyellahu anh şöyle dedi: “Tebuk sava­şında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile bir­likte çıktık. Öğle ile ikindiyi bir, akşam ile yatsıyı da bir kılardı. «Neden böyle yaptı?» dedim. Dedi ki; «Ümmetini sıkıntıya sok­mak istemedi.»[3]“
İbni Abbas (RA) dedi ki; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yolculuk halinde iken öğle ile ikindiyi birleştirirdi. Akşamla yatsıyı da birleştirirdi”[4].
Abdullah b. Abbas dedi ki; Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem yaptığı bir yolculukta, Tebuk savaşında namazı birleştirmiştir. Öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir kılmıştır.
Hadisin ravisi Saîd b. Cübeyr diyor ki, İbni Abbas’a, “Onu buna zorlayan neydi ?” diye sordum. Dedi ki: “Ümmetini sı­kıntıya sokmamak istedi.”[5]
a – Cem-i takdim ve cem-i te’hir
Cem-i takdim, öğle ile ikindinin öğle namazı vaktinde, akşam ile yatsının akşam namazı vaktinde; cem-i tehir de öğle ile ikindinin ikindi namazı vak­tinde, akşam ile yatsının da yatsı namazı vaktinde kılınmasıdır.
Küreyb, İbni Abbas radiyellahumâ’dan şunu rivayet ediyor: «Size Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın seferdeki nama­zından bahsedeyim mi?» dedi, «Elbette» dedik. Şunu anlattı: «Konak yerinde iken güneş batıya kayar (öğlen vakti girer) ise binmeden öğle ile ikindiyi birleştirirdi. Konak yerinde iken güneş batıya kaymamışsa ikindiye kadar yürür, iner, öğle ile ikindiyi bir­leştirirdi. Konak yerinde iken güneş batarsa akşam ile yatsıyı bir­leştirirdi. Güneş batmamışsa biner, yatsı oluncaya kadar yürür ve iner ikisini birleştirirdi.»[6]
Muaz b. Cebel (RA)’dan şu rivayet edilmiştir: Pey­gamber sallallahu aleyhi ve sellem, Tebuk savaşında güneşin kay­masından önce hareket ederse öğleyi birleş­tirmek için ikindiye kadar geciktirir, ikisini birlikte kılardı. Güneşin kaymasın­dan sonra hareket ederse öğle ile ikindiyi birlikte kılar, sonra yola devam ederdi. Akşam namazından önce yola çıkarsa akşamı yatsıyla birlikte kılmak için gecikti­rirdi. Akşam namazından sonra yola çıkacak olursa yatsıyı öne alır akşamla bir­likte kılardı.[7]
Aişe (R.Anha); Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolculuk sıra­sında öğleyi geciktirip ikindiyi öne aldığını, akşamı öne alıp yat­sıyı geciktirdiğini söylemiştir.[8]
b- Öğle ile ikindinin birleştirilmesi
Enes b. Malik radiyellahu anh dedi ki: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sel­lem güneşin batıya kaymasından önce yola çıkarsa öğleyi ikindi vaktine erteler, sonra iner ikisini birlikte kılardı. Yola çıkmadan güneş kayarsa öğleyi kılar, sonra binerdi.”[9]
Ebu Kılâbe, İbni Abbas’ın şöyle dediğini rivayet edi­yor: «Peygamber sal­lallahu aleyhi ve sellem bir yerde konaklar ve orası hoşuna gi­derse öğleyi gecikti­rerek ikindiyle birleştirirdi. Yürürde konak yeri bulamazsa konak yerine gelin­ceye kadar öğleyi geciktirir öğle ile ikindiyi birleştirirdi.»[10]
c – Akşam ile yatsının birleştirilmesi
Cabir b. Abdullah radiyellahu anhuma dedi ki: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem güneş battığı sırada Mekke’den çıktı. Serif’e gelinceye kadar namaz kılmadı. [11] Orası Mekke’ye 10 mil me­safededir.”[12]
Ondan ikinci bir nakil de şöyledir: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Serif’de iken güneş battı. Mekke’ye gelinceye kadar namaz kılmadı.”[13].
Ömer b. Ali babasından, O da dedesinden şunu rivayet etmiştir: «Ali ra­diyellahu anh güneş batıp ortalık kararıncaya kadar yürürdü; sonra iner akşam namazını kılar, arkasından da yatsıyı kılardı. Sonra da “Ben Resulullah sallal­lahu aleyhi ve sel­lem’in bu şekilde yaptığını gördüm” derdi.»[14]
Nafi’, İbni Ömer radiyellahu anhümânın akşam ile yatsıyı şa­fak kayboldu­ğunda birleştirdiğini ve şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: «Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem yolculukta acelesi ol­duğu zaman akşamla yatsıyı birleştirirdi.»[15]
İsmail b. Abdurrahman dedi ki: «İbni Ömer’e Hıma­’ya kadar arkadaşlık et­tim. Güneş batınca ona namazı hatırlatmaktan çekindim. Ufuktaki beyazlık ve yatsının alaca karanlığı kaybolunca konak­ladı, akşamı üç rekat kıldırdı Sonra da iki rekat kıldırdı[16]. Sonra dedi ki: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in böyle yaptığını gör­düm.”»[17]
Nafi’den gelen bir rivayet şöyledir: «İbni Ömer radiyallahu anhümâdan Sa­fiyye’nin imdadına yetişmesi istendi. O da hemen o akşam üç günlük yola çıktı. Akşama kadar yürüdü. “Namaz!” dedim, dönüp bakmadı, yürüdü. Karanlık çö­künceye kadar de­vam etti. Salim veya bir başkası “Akşam oldu! Namaz!” dedi. Dedi ki: “ Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yolculukta acele gitmesi ge­rektiğinde bu iki namazı birleştirirdi. Ben de bir­leştirmek istiyorum. Yürüyün!” şafak kayboluncaya kadar yü­rüdü, sonra ikisini birleştirdi.»[18]
Nafi dedi ki: «İbni Ömer iki namazı bir kere birleştir­miştir. Eşi Ebu Ubeyd kızı Safiyye’nin hasta olduğu haberi geldi. İkindiyi kıldıktan sonra ağırlıklarını almadan yola çıktı. Akşam namazı vakti oluncaya kadar süratle yürüdü. Arka­daşlarından birisi “Namaz!” dedi. Ona cevap vermedi. Sonra bir başkası dedi. Ona da cevap vermedi. Üçüncü biri konuşunca “Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüm. Yolculukta acelesi olduğu zaman iki namazı bir­leştirmek için bu namazı geciktirirdi. dedi.” [19].
Ebû Zübeyr dedi ki: «Cabir’e Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem akşam ile yatsıyı birleştirmiş midir diye sordum “Evet” dedi. “Beni Musta­lik[20] savaşı sı­rasında yaptı.»
Amr b. Şuayb babasından dedesinin şöyle dediğini ri­vayet etmiştir: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Beni Mustalik savaşında iki namazı bir­leştirmiştir.” [21]
Abdullah b. Mes’ud radiyellahu anh şöyle dedi: “Cem’de[22] kıldığı bir yana, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi görmedim ki, bir namazı vaktinde kıl­masın. Cem’de akşamla yatsıyı, birleştirmişti. Ertesi gü­nün sabah namazını da vaktinden önce kılmıştı.”[23].
d – Ezan ikamet ve arada kılınan nafile namaz
Abdurrahman b. Zeyd diyor ki; «Abdullah b. Mes’ud’la birlikte Mekke’ye çık­tık. Sonra Cem’e geldik. Herbiri için bir ezan ve ikamet ile iki namaz kıldırdı. Akşam yemeği ikisinin arasında yendi. Sabah nama­zını tanyeri ağardığı an kıl­dırdı. Biri tanyeri ağardı, diğeri de ağarmadı diyordu. Sonra şöyle dedi; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki bu iki namaz, akşamla yatsı, burada vakitlerinin dışına çıkarılmıştır. Yatsının son vakti girmeden insanlar Cem’e ulaşmaz. Sa­bah namazı da bu saattedir. Ortalık aydınlanıncaya kadar vakfe yaptı. Sonra dedi ki; Emir’ül-müminîn şimdi yola çıksaydı sünnete uymuş olurdu. ”»[24]
Abdullah b. Malik dedi ki, Cem’de İbn Ömer ile birlikte namaz kıldım. İka­met getirdi, akşam namazını üç rekat kıldı, sonra yatsı namazını bir tek ikemetle iki rekat kıldı[25].
Saîd b. Cübeyr ve Abdullah b. Malik dediler ki, Akşam ve yatsıyı, İbn Ömer ile Müzdelife’de bir tek ikametle kıldık[26].
Said b. Cübeyr dedi ki, İbn-i Ömer ile birlikte aşağı indik. Cem’e varınca bize akşam ve yatsıyı bir ikametle üç ve iki (rekat) kıldırdı. Geriye dönünce dedi ki, «Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem bu yerde bize böyle namaz kıldırdı.»[27]
İbni Ömer (R.Anhüma): Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Müzdeli­fe’de akşam ile yatsıyı birleştirdiğini, bir tek ikametle akşamı üç rek’at, yatsıyı iki rek’at kıldığını haber verdi[28].
Abdullah b. Ömer radiyellahu anhüma şöyle dedi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Müzdelife’de ak­şam ile yatsıyı her biri için bir ikamet alarak bir­leştirdi. İkisinin arasında da bunlardan biri­nin arkasında başka namaz kılmadı.[29]
Küreyb, Üsame b. Zeyd (R.Anhüma)’dan şunu işitmiştir: Peygamber sallal­lahu aleyhi ve sellem Arafât’tan hareket etti, Şi’b’e geldi. İdrarını yaptı, yıkandı ama abdest almadı. Ona “Namaz!” dedim. “Namaz ileride” buyurdu. Müz­delife­’ye gelince güzelce abdest aldı, sonra kamet getiril­di ve akşam namazını kıldırdı. Sonra herkes olduğu yere devesini ya­tırdı. Sonra ikamet alındı ve namaz kıl­dırdı. İkisi arasında namaz kılmadı[30].
B- Yolculuk Dışında Birleştirme
İbni Abbas (R.Anhüma) şöyle dedi: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem öğle ile ikindiyi ve akşamla yatsıyı birleş­tirdi. Ne korku vardı, ne yolculuk.[31]“
İbni Abbas (R.Anhüma) şöyle dedi: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de öğle ile ikindiyi birlikte kıldırdı. Ne korku vardı, ne yolculuk.”
Hadisin ravilerinden Ebu’z-Zubeyr dedi ki, Saîd b. Cubeyr’e, ”O bunu niye yaptı?” diye sordum. Dedi ki; İbni Abbas’a senin bana sorduğun gibi sordum, şöye dedi; «İstedi ki, ümmetinden kimseye sıkıntı vermesin.»[32]
İbni Abbas şöyle dedi: «Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de öğle ile ikindiyi akşamla yatsıyı birleş­tirdi. Ne korku vardı, ne yağmur.»
(Hadis ravilerinden Veki’i şu ilavede bulunmuştur) İbni Abbas’a dedim ki; “Bunu niye yaptı?” Şöyle dedi: «Ümmetini sıkıntıya sokmamak için.»
Ebû Muaviye’nin rivayetinde de şu vardır: İbni Abbas’a dendi ki, “Bununla maksadı neydi?“ Şöyle dedi: “İstedi ki, ümmetini sıkıntıya sokmasın.”[33]
Amr, Cabir b. Zeyd’in İbni Abbas’tan şöyle bir rivayette bulunduğunu söyle­miştir : “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte sekiz rek’at bir arada, yedi rek’at bir arada kıl­dım.”
Dedim ki; “Ebu’ş-Şa’sa! herhalde öğleyi geciktirdi ikindiyi öne aldı. Akşamı geciktirdi yatsıyı öne aldı.” O, «Bende öyle zannediyorum.» dedi.[34]
İbni Abbas (R.Anhüma) şöyle dedi.: «Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de yedi ve sekiz kıldırdı. Öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı» [35]
Akşam ile yatsı birleşince yedi, öğle ile ikindi birleşince sekiz rek’at olur.
Abdullah b. Şakîk diyor ki; Abdullah ibni Abbas bir­gün ikindiden sonra bize konuşma yaptı. Güneş battı, yıldızlar or­taya çıkmaya başladı. İnsanlar ona; «Namaz! Namaz!» diye seslendiler. Benû Temîm’den bir adam geldi, ciddi ve dimdik bir şekilde «Namaz! Namaz!» (dedi.) İbni Abbas dedi ki; «Sünneti bana mı öğretiyorsun be anasız.» Sonra şöyle devam etti: Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirdiğini gördüm.»
Abdullah dedi ki; «Bu benim içimi kemirdi. Ebu Hureyre’ye gittim ve sor­dum; onun sözünü tasdik etti.»[36]
Müslim’in ibni Abbas’tan yaptığı bir diğer rivayet şöyledir:
“Biz Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iki namazı birleşti­rirdik.”[37]
II- MEZHEBLERİN GÖRÜŞLERİ
İlim adamlarının çoğuna göre, sefer sırasında iki namaz bir arada, bunlardan birinin vaktinde kılınabilir. Bunlar arasında Saîd b. Zeyd, Sa’d, Üsame, Muaz b. Cebel, Ebu Musa, İbn Abbas ve İbn Ömer vardır[38]. Tavus, Mücahid, İkrime, Ma­lik, Sevrî, Şafiî, İshak, Ebu Sevr ve İbn ‘ül-Münzir de böyle demişlerdir.
el-Hasen (el-Basrî), ibn Sîrîn ve Hanefîlere göre namazlar yal­nızca Arefe günü Arafat’ta ve Müzdelife gecesi Müzdelife’de birleştirilebilir. İbn’ül-Kasım’ın Malik’ten rivayeti ve tercihi de böyledir. Onlara göre namaz vakitleri tevatürle sabit olduğu için haber-i vahid ile terk edile­mez[39].
Zahirî mezhebi de Arafat ve Müzdelife dı­şında namazları birleştirmeyi ka­bul etmez. Ca­ferî Mezhebi’ne göre namazlar her zaman birleştirilerek kılınabilir. Hanbelî ve Mâlikî mezhebleri bu iki görüşün orta­sında yer alır.
A- YALNIZ ARAFAT VE MÜZDELİFE’DE BİRLEŞTİRME
Bu Hanefî ve Zahirî Mezheplerinin görüşüdür.
a- Hanefî Mezhebi
Hanefî mezhebine göre yolculukta, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı, bunla­rın birinin vaktinde birleştirilerek kılınamaz Ancak yolcu, birinci namazı vakti­nin sonunda ikinciyi de vaktinin başında kılıp namazları fiilî olarak birleştirebi­lir. Çünkü Buhari ve Müslim, İbn Mes’ud radiyel­lahu anh’ın şu sözünü rivayet etmişlerdir: «Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi görmedim ki, bir namazı vaktinde kılmasın. Sadece Cem’de [40]akşamla yatsıyı birlikte kıldı. Bir de ertesi günün sabah namazını vaktinden önce kıldı.”[41]
Yani Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem o gün (sabah na­mazını), her zaman kıldığı vakitten önce, ufuk henüz yeni aydın­lanırken (ğales), kılmıştı. Araftta birleştirme meşhur olduğu için, İbn Mes’ûd ona değinmemiş olmalıdır.
Ta’rîs gecesi[42] ile ilgili Müslim’de geçen şu hadis de konunun delilidir: “Uykudayken kusur olmaz. Asıl kusur, bir namazı ikincinin vakti girinceye ka­dar kılmayanın kusurudur.”[43]
Enes’in rivayet ettiği şu hadis yukarıdaki iki hadise zıttır. “Resulüllah sallal­lahu aleyhi ve sellem yolculukta acelesi olduğu zaman öğleyi ikindinin ilk vak­tine erteler ikisini bir kılardı. Ak­şam namazını da şafak kaybolunca kılmak için ertelerdi.”
İbn Ömer’den gelen şu hadise de zıttır. “Resulüllah sal­lallahu aleyhi ve sel­lem, yolculukta acelesi oldu mu akşamla yatsıyı şa­fak kaybolduktan sonra birleş­tirirdi.”
Ravî’nin daha fakih olması ve ihtiyata uygun bulunması sebebiyle İbn Mes­’ud’un hadisi tercih edilir ve çelişkili durumda ona ön­celik tanınır.
Çelişkiyi gidermek için İbn-i Ömer’in rivayet ettiği hadiste geçen şafak, kır­mızı şafak kabul edilir. Çünkü şafak kelimesi hem akşam batı ufkunda bir süre devam eden kırmızılık için hem de onu çevreleyen be­yazlık için kullanılır. Bu da bizim dediğimiz gibi birleştirmenin ta kendisi olur. Yani yolcu vaktin so­nunda iner, o vaktin namazını kılar. İkinci namazı da kendi vaktinin başında kı­lar.
Birleştirme ile ilgili hadislerde bir birine ters şeyler vardır. Onlardan birinde İbni Abbas radiyellahu amhumâ’dan şu rivayet edilir: «Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine-i Münev­vere’de öğle ile ikindiyi ve akşamla yatsıyı bir­leştirdi. Ne korku vardı, ne yağmur.» İbni Abbas’a «Böyle yapmakla neyi kas­detti?» diye soruldu. «Ümmeti sıkıntıya sokulmasın, istedi.» dedi.
Böyle bir durumda birleştirmenin caiz olacağına dair ne bizim ne de öbürle­rinin görüşü vardır. Ya Ta’rîs gecesi hadisi buna açıkça muhalifken durum ne olur?[44]
Hacılar Arafat’ta öğle ile ikindiyi öğle vaktinde kılabilirler. Bunun için bir ezan okunur iki ikamet getirilir. İki farz namaz arasında nafile kılmamak evla­dır. Eğer kılarsa mek­ruh olur ve ikindi için de bir ezan okumak gerekir.
Ebu Hanife’ye göre Arafat’ta namazları birleştirebilmek için her iki namazı da halife veya onun görevlendireceği kişiyle birlikte kılmak ve ih­ramlı olmak gerekir. İmameyn bunu şart koşmaz.
Hacılar akşamla yatsıyı Müzdelife’de, yatsı namazı vaktinde bir ezan ve bir ikametle birleştirirler.[45]
b- Zâhirî Mezhebi
Zahirîlere göre öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının ortak olduğu bir va­kit yoktur. Arafat ve Müzdelife’deki durum o güne, o geceye ve o iki yere hastır.
Öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı, zaruret olsun olmasın her za­man şu şe­kilde birleştirilebilir: Öğle namazına kendi son vak­tinde başlanır, ikindi vakti girdiği sırada selam verilir. Sonra ikindi ezanı okunur, kamet getirilir ve ikindi kılınır. Akşam na­mazına da kendi son vaktinde başlanır, selam verilir, yatsı vakti de girmiş olur. Sonra ezan okunur kamet getirilir ve yatsı kendi vaktinde kılınır. Böyle yapılınca bütün hadislere uygun davranış sergilenmiş olur.
Namazları birleştirme ile ilgili en sahih hadisi Abdullah ibni Abbas ri­vayet etmiştir. «Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir arada kıldırdı. Ne korku vardı ne yolculuk.» İbni Abbas’a bununla maksadı neydi, diye soruldu. Dedi ki: “Ümmetini sıkıntıya sokmak istemedi.”
Bizim anlattığımız şekilde yapılacak birleştirmenin bu hadisle de çeli­şen bir yanı yoktur.[46]
c- Bu mezheplere yapılan eleştiri
Birleştirmeyi caiz görenler yukarıdaki görüşleri şöyle eleştirmektedirler:
1- Bunlar namaz vakitleri ile ilgili haberlerin mütevatir olduğuna bakarak, “Mütevatir haberleri terketmeyiz” diyorlar. Biz de terket­miyoruz, sadece tahsis ediyoruz. Mütevatirin sahih haberle tahsisinin caiz olduğu konusunda icma vardır. Kur’an’ın haber-i vahidle tahsisi­nin caiz olduğunda dahi icma vardır. O zaman sünnet sünnetle rahatlıkla tahsis edilebilir. Bu gayet açıktır.
2- “Hadislerde geçen birleştirmenin anlamı birinci namazın son vaktinde, ikincinin de ilk vaktinde kılınmasıdır.” deniyor. Bu iki yönden yan­lıştır: Evvela Peygamber sallallahu aleyhi ve selle­min iki namazı bunlardan birinin vak­tinde kıldığına dair olan haber açıktır. Enes şöyle demiştir: “O, öğleyi ikindi vak­tine erte­lerdi. Sonra iner, ikisini bir kılardı. Akşam namazını da şafak kaybo­lun­caya kadar geciktirirdi ki, yatsı ile birlikte kılsın.”
O zaman yukarıdaki yorum boşunadır. Sonra birleştirme bir ruhsattır. Onla­rın dedik­leri gibi olsaydı namazları birleştirme, vaktinde kılmaktan daha sıkın­tılı ve daha zor olurdu. Çünkü her bir namazı kendi vaktinde kılmak, birinciden, sa­dece onu kılmaya yetecek bir vakit kalacak şekilde iki vaktin uçlarını, kolla­mak­tan kolaydır. Düşünen herkes bunu anlar.
Birleştirme bu ol­saydı, ikindi ile akşamı, yatsıyla sabahı birleştirmek de caiz olurdu. Ama bunun haram olduğunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur[47].
B-YOLCULUK, YAĞMUR VS. SEBEPLERLE BİRLEŞTİRME
Bu Şafiî, Malikî ve Hanbelî Mezheplerinin görüşüdür.
a- Şafiî Mezhebi
1- Yolculukta birleştirme
Uzun yolculukta dört rek’atlı farzlar iki rekat olarak kılınabildiği gibi, öğle namazı ikindiyle, akşam da yat­sıyla birleştirilebilir. Tercih edilen görüşe göre namazların kısaltılamayacağı kısa yolculuklarda da birleştirme olabilir. Namazlar birincinin vaktinde birleştirilirse cem-i takdîm, ikincinin vaktinde birleştirilirse cem-i tehir adını alır.
Birinci namazın vaktinde seyir halinde ise cem-i tehir yap­mak, istirahat ha­linde ise cem-i takdim yapmak efdaldir. Her iki­sinin vaktinde de seyir halinde veya istirahat halinde olursa cem-i takdim efdal olur. Yalnız Arafat’ta öğle ile ikindi namazlarını cem’-i takdim olarak, Müzdelife’de de akşam ile yatsı namaz­larını cem’-i tehir olarak kılmak daha faziletlidir.
Bir yolcu, birleştirdiği takdirde, namazını daha iyi kılacaksa mesala cemaatla veya avreti örtülü yahut özrü kesilmiş olarak kı­labilecekse birleştirmesi efdal olur.
2- Yağmur sebebiyle birleştirme
Mukim de olsa, yağmur veya dolu yağıyorsa yahut erimiş kar varsa, eve gi­dip tekrar camiye dönmek zor olacağından, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı ce­m’i takdim olarak kılınabilir. Bunun için cem-i takdimin ilk üç şartıyla birlikte üç şart daha gerekir ki toplam altı şart eder.
(1) Yağmur, birincinin selamından ikincinin ilk tekbirine kadar devam et­melidir.
(2) Öne alınacak namaz cemaatla kılınmalıdır.
(3) Mescid ikametgaha uzak olmalı, mescide gidip gelirken alışılmadık bir şekilde yağ­murdan rahatsızlık duyulmalıdır.
Cuma namazı da öğle namazı gibidir. Yani öğle namazı ile ikindi cem’i tak­dim olarak kılınabil­diği gibi cuma namazı ile ikindi namazı da cem’i takdim ola­rak kılınabilir.
3- Hastalıkta birleştirme
Tercih edilen görüşe göre hasta, nasıl kolayına ge­lirse namazlarını öyle bir­leştirebilir.
4- İhtiyaç halinde birleştirme
Abdullah b. Şakîk diyor ki; Abdullah b. Abbas bir­gün ikindiden sonra bize konuşma yaptı. Güneş battı, yıldızlar or­taya çıkmaya başladı. İnsanlar ona; «Namaz! Namaz!» diye seslendiler. Benû Temîm’den bir adam geldi. Ciddi ve dimdik bir şekilde «Namaz! Namaz!» (dedi.) İbni Abbas dedi ki; «Sünneti bana mı öğretiyorsun be anasız.» Sonra devam etti: Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirdiğini gördüm.»
Abdullah dedi ki; «Bu benim içimi kemirdi. Ebu Hureyre’ye gittim ve sor­dum; onun sözünü tasdik etti.»[48]
Şafiî alimlerinden İmam Nevevî bu hadis-i şerifi açıklarken şu bilgileri vermektedir:
“İmamlardan bir topluluk, adet haline getirmeyecek kişinin, ihtiyaç halinde yolcu değilken de namazları birleştirebileceğini kabul etmiştir. Malikîlerden İbn-i Sîrîn ve Eşheb’in, Şafiîler’den Şâşî el-Kebîr’in ve bir grup hadis aliminin bu gö­rüşte olduğu bildirilmektedir. İbn’ül-Münzir bunu tercih etmiştir. İbni Abbas’ın “İstedi ki, ümmetini sıkıntıya sokmasın.”[49] ifadesi de bu görüşü kuvvetlendir­mektedir. İbn-i Abbas burada hastalığı veya başka bir şeyi sebep göstermemiş­tir[50].”
5- Cem-i takdimin şartları
Cem-i takdim, öğle ile ikindiyi öğle namazı vaktinde; akşam ile yatsıyı da akşam namazı vaktinde birleştirmektir. Şafiîlerde bunun dört şartı vardır:
1- Tertibe riayet etmelidir. Yani öğle ile ikindiyi birleştirirken önce öğle na­mazını, sonra ikindiyi kılmalı; akşam ile yatsıyı birleş­tirirken de önce akşamı sonra yatsıyı kılmalıdır. Cem-i takdim olarak namaz kılındıktan sonra birinci namazın fasid olduğu an­laşılırsa, her iki namazı da yeniden kılmak gerekir.
2- Birinci namazın ilk tekbiri ile selamı arasında ikinci namazı birleştirece­ğine niyet etmelidir.
3- Bir özür sebebiyle de olsa iki farzın arası fazla açılmamalı­dır. Bunun fazla­lığı ve azlığı örfle belirlenir. Arada çabuk da olsa iki rek’at namaz kılmak uzun bir fasıla sayılır. İki namaz arasında teyemmüm ve kamet alınabilir.
Farzları kıldıktan sonra, ilk namazdan bir rükün terk ettiğini hatırlarsa, her iki namazı iade etmesi lazımdır. Ama ikinci na­mazdan bir rükün terk ettiğini hatırlarsa, fazla zaman geçmemiş ise hemen bunu telafi eder. Yoksa ikinci namaz fasid olur ve birleştirme imkanı ortadan kalkar.
Bir rüknü terk ettiğini biliyor, ama onun hangi namaza ait olduğunu hatır­lamıyorsa, cem-i takdimi bırakarak her iki namazı zama­nında tekrar kılması la­zımdır.
Cem-i takdim olarak birleştirilen farzlar arasında, bunlara bağlı sünnetler de dahil hiç bir namaz kılınamaz. Arada kı­lınacak sünnetler, her iki namaz bittikten sonraya alınır. Yani öğle namazının son sünneti ile ikindinin ilk sünneti, ikin­dinin farzı kılındıktan sonra kılınır. Akşam namazının son sünneti ile yat­sının ilk sünneti de yatsının farzından sonra kılınır.
4- İkinci namaza başlayıncaya kadar özür devam et­melidir. Yoksa cem yapı­lamaz.
6- Cem-i tehirin şartları
Cem-i tehir, öğle ile ikindiyi ikindi namazının vaktinde, akşamla yatsıyı da yatsı namazının vaktinde birleştirmektir. Şafiîlere göre bunun iki şartı vardır:
1- Birinci namazın vaktinde, onu ikinci namazın vaktine te­hir edeceğine niyet etmelidir, yoksa namaz kazaya kalmış olur.
2- Yolculuk hali her iki namaz bitinceye kadar devam etmeli­dir. Birinci veya ikinci namazı kılarken, gitmek istediği yere varsa mesela gemisi limana yanaşsa birinci namazı kazaya dönüşür fakat gü­nahkar olmaz.
Cem’-i tehirde sırayı gözetmek şart değildir. İkindiyi, öğle namazından; yat­sıyı akşam namazından evvel kılabilir[51].
b- Hanbelî Mezhebi
Bir rivayete göre birleştirme efdaldir. Çünkü kasır gibi çok rahat ve kolaydır. Bir rivayete göre ayrı kılmak efdaldir. Çünkü ihtilafa girilmemiş olur. Zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin onu devamlı uyguladığı da nakledil­memiştir. Eğer efdal olsaydı, kasır gibi devamlı uygulardı[52].
Namazlar yedi yerde birleştirilebilir :
1- Yolculukta birleştirme
Yolculukta öğle ile ikindi veya akşam ile yatsı birleştirilebilir. Ancak bu yalnız namazı kısaltmanın mubah olduğu yolculukta olur. İmam Malik’e ve Şa­fiî’nin bir görüşüne göre birleştirme kısa yolculukta da olabilir. Çünkü kısa yolcu­luk olduğu halde Mekkeliler Arafat ve Müzdelife’de namazları birleştirirler.
Bize göre birleştirme, yolculuktaki sıkıntıyı gidermek için konmuş bir ruh­sattır. Bu da kasr ve mestlere üç gün meshetmek gibi uzun yolculukta olur. Bir­leştirme, ibadeti vaktinden geriye bırakma olduğu için tıpkı Ramazan’da oruç tutmamaya benzer.
Bir de birleştirmenin delili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin uy­gulamasıdır. Ondan nasıl görülmüşse öyle yapılması gerekir. Onun namazları, yalnızca uzun yolculukta birleştirdiği nakledilmiştir[53].
2- Hastalıkta birleştirme
Hastalıkta namazlar birleştirilebilir. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem istihâze kanı[54] gören bir kadına iki namazı birleştirmesini emretmiş­tir[55]. İstihâze bir çeşit hastalıktır[56].
Hastalıktan dolayı birleştirme, Atâ ve Malik’in de görü­şüdür. Rey taraftarları ve Şafiî’ye[57] göre bu durumda birleştirme caiz olmaz. Çünkü namaz vakit­leriyle ilgili haberler sağlamdır, bunlar, muhtemel bir şeyle terkedilemez.
Bu konuda İbn Abbas’ın şu sözüne dayanmışlardır : “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem öğle ile iknidiyi, akşam ile yatsıyı birleştirdi; ne korku vardı ne yağmur. ” Bir başka rivayette “ne korku vardı, ne yolculuk.” ifadesi geç­mekte­dir[58]. Özürsüz birleştirmenin ola­mayacağında ittifak olduğuna göre bunun hasta­lık sebebiyle olduğu ortaya çıkar.
Ahmed b. Hanbel’in İbn Abbas hadisi hakkında şöyle dediği rivayet edilmiş­tir : “Bana göre bu, hasta ile emzikli kadın için bir ruhsattır. Çünkü Süheyl’in kızı Sehle ile Cahş’ın kızı Hamene istihaze olunca Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem onlara öğleyi geciktirip ikindiyi öne alarak bir yıkanma ile ikisini bir­leştirmeyi emretmiş, istihazadan dolayı bunu mubah saymıştı.
Birleştirmeyi mubah kılan hastalık, namazları vaktinde kılmayı zorlaştıran hastalıktır. el-Esrem[59] diyor ki, Ahmed b. Hanbel’e “Hasta iki namazı birleştirir mi ? ” diye soruldu, dedi ki, ” Güçsüzleşir de ancak bu şekilde kılabilirse birleşti­receğini umarım.”
Adet dışı kanaması olan (müstehaze) kadın ile idrarını tutamayanlar ve bunlara benzer du­rumda olanlar da birleştirebilirler. Delili yukarıdaki ha­distir.
Hasta da yolcu gibi her iki namazı öne almada veya geriye bırakmada serbest­tir. Bir farkı olmayacaksa geriye bırakmak daha uygun olur[60].
3- Çocuk emzirirken birleştirme
Emzikli kadın namazlarını birleştirebilir. Çünkü çocuk üzerini pisletir ve her namaz için elbisesini temizlemesi zor olur.
4- Su kullanamayan ve teyemmüm edemeyenin birleştirmesi
Her namaz için su kullananamayacak veya teyemmüm edemeyecek du­rumda olanlar namazlarını birleştirebelirler.
5- Vakti bilemeyecek durumda birleştirme
Vakti bilemeyecek durumda olanlar namazlarını birleştirebilirler. Kör olan veya karanlık bir yerde bulunan kimseler böyledir.
6- Cuma veya cemaate gitmemeyi mubah kılan özür
Cuma veya cemaate gitmemelerini mubah kılan bir özrü olanlar namazla­rını birleştirebilirler. Mesela canına, namusuna veya malına zarar geleceğinden korkanlar veya namazı birleştirmediği taktirde geçiminde darlık olacak olanlar birleştirebilir[61].
7- Yağmur çamur vs. sebeplerle birleştirme
Yağmur çamur vs. sebiyle namazlar birleştirilebilir.
Kar, buz, çamur, çok soğuk rüzgar ve elbiseyi ıslatacak kadar yağmur ile bir­likte bir sıkıntı da olursa akşamla yatsı evde dahi birleştirilebilir.
Akşam ile yatsının, yağmur sebebiyle birleştirilebileceği İbn Ömer’den riva­yet edilmiştir. Ebban b. Osman Medine halkı arasında bunu uygulamıştır. Yedi fakih[62] ile Mâlik, el-Evzâî, eş-Şafiî ve İshak’ın görüşü de böyledir. Bu görüş Mer­van’dan ve Ömer b. Abldülaziz’den de rivayet edilmiştir. Rey taraftarları bunu caiz görmezler.
Delili Ebû Seleme b. Abdurrahman’ın şu sözüdür: “Yağmurlu günde akşam ile yatsıyı birleştirmek sünnettendir.” Bu sözü el-Esrem riva­yet etmiştir. Bu, Re­sulüllah’ın sünneti demek olur.
Nafi’in ifadesine göre Abdullah b. Ömer devlet yetkililerini bir araya topla­dığı zaman akşamla yat­sıyı birleştirirdi.
Hişam b. Urve dedi ki, Ebbân b. Osman’ı gördüm, yağ­murlu gecede akşam ile yatsıyı birleştiriyor; Urve b. ez-Zübeyr, Ebu Seleme b. Abdurrahman ve Ebu­bekr b. Abdurrahman da namazı onunla kılıyor ve onu yadırgamıyorlardı. Onla­rın çağında bu konuda farklı görüşe sahip biri bilinmemektedir. Öyleyse bu bir icma olur. Bunu el-Esrem rivayet etmiştir[63].
Yağmurlu havada Öğle ile ikindinin birleştirilmesi caiz değildir. el-Esrem şöyle dedi: Ahmed b. Hanbel’e yağmurda öğle ile ikindinin birleştirilmesi so­ruldu da dedi ki, “Hayır, böyle bir şey işitmedim.” Bu görüş, Ebubekr ve İbn Hâ­mid’in tercihi ve Malik’in görüşüdür.
Ebu’l-Hasen et-Temîmî dedi ki, bu konuda iki görüş vardır. Birincisine göre yağmur sebebiyle öğle ile ikindinin birleştirilmesinde bir sakıncası yoktur. Ebu’l-Hattâb’ın gö­rüşü ve Şafiî’nin mezhebi böyledir. Çünkü Yahya b. Vadıh Musa b. Akabe’den, o Nafi’den, o da ibn Ömer’den “Resulüllah salllallahü aleyhi ve sel­lemin Medine’de yağmurda öğle ile ikindiyi birleştirdiğini.” rivayet etmiştir.
Bize göre birleştirmenin dayanağı Ebu Seleme’nin sözünden naklettiğimiz bölüm ile icma’dır. Bu da sadece akşam ve yatsı namazları ile ilgilidir. Öğle ile ikindiyi yağmurda birleştirmeyi caiz görenlerin dayandıkları hadis sahih değildir. Çünkü sahih kitaplarda ve sünende geçmemektedir.
Birleştirmeyi mubah kılan yağmur, elbiseyi ıslatan ve dışarı çıkmayı zorlaş­tıran yağmurdur. Çisenti ve elbiseyi ıslatmayacak hafif yağmur bunu mubah kılmaz. Bu konuda kar da yağmur gibidir, çünkü aynı an­lamı taşır. Soğuk da öy­ledir.
Çamur ile ilgili olarak el-Kâdî şöyle dedi : Arkadaşlarımıza göre çamur özürdür. Çünkü ayaklara ve elbiseye bulaşır ve yağmur gibi sı­kıntı verir. Malik de böyle demiştir. Çünkü çamur elbiseyi ve ayakkabıyı kirletir. İnsan kayabilir; kendisi ve elbisesi zarar görebilir. Bu, ıslanmaktan kötüdür. Her ikisi de Cuma ve cemaata git­meme hususunda aynı seviyede birer özürdür.
Soğuk ve karanlık gecede esen şiddetli rüzgarla ilgili iki görüş vardır. Birin­cisine göre birleştirme yapılabilir. Amudî, en “doğrusu budur” dedi. Bu Ömer b. Abdülaziz’in görüşüdür. Çünkü böyle bir rüz­gar, Cuma ve cemaat konusunda bir özürdür. Delili Muhammed b. es-Sabbâh’ın rivayet ettiği hadistir. Süfyan Eyyub’­tan, o Nafi’den, o da İbn Ömer’den şunu rivayet etmiştir : “Resulullah sallallahü aleyhi ve sel­lem yağmurlu veya rüzgarlı soğuk gecelerde şu ilanı yaptırırdı : ” Namazınızı evlerinizde kılınız.” (İbn Mace, İkâmet’us-salâh, bab 35, hadis no 937-938)[64].
İkinci görüşe göre soğuk ve karanlık bir gecede esen şiddetli rüzgardan do­layı birleştirme olmaz. Çünkü bunun sıkıntısı yağmurunkinden azdır. Bunu yağmura kıyaslamak doğru olmaz. Bir de bununkisi yağmur sıkıntısı cinsinden değildir. İkisinin ortak bir yönü yoktur, bunu ona bağlamak doğru değildir.
Tek başına kılanın veya Mescid yolunun üstü kapalı olup kendini yağmur­dan koruyanın yahut Mescit içinde ikamet edenin birleştirmesi konusunda da iki görüş vardır. Birincisine göre caizdir. Çünkü özür varsa yolculukta olduğu gibi sıkıntının bulunup bu­lunmaması önemli olmaz. Bir de ihtiyaç genel olunca hü­küm, ihtiyacı olmayan için de geçerli olur. Zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yağmurlu günde birleştirdiği rivayet edilmiştir. Halbu ki, odası Mescide bitişikti.
İkinci görüş, caiz olmadığıdır. Birleştirme sıkıntıdan dolayı yapılır. Hüküm de sıkıntıya girenlere özeldir. Bu, Cuma ve cemaattan geri kalma ruhsatı gibi­dir. Camide veya camiye yakın bir yerde olan kimseyi kapsa­maz[65].
Yağmur sebebiyle birleştirme yalnızca birincinin vaktinde yapılır. Çünkü se­lef böyle bir birleştirmeyi birincinin vaktinde yapardı. Bir de birinciyi ikincinin vaktine ertelemek karanlıkta dışarı çıkmayı veya yatsıya kadar mescitte bekle­meyi gerektirdiği için sıkıntıyı uzatır. Ayrıca insanların akşam namazı için mes­citte toplanmaları adettir. İki namazı birleştirmek için onları mescitte bekletmek her namazı vaktinde kılmaktan daha çok sıkıntı verir[66] Bazan da birin­cinin vakti çıkmadan özür ortadan kalkar ve birleştirme batıl ve imkansız olur. Cem-i tehiri tercih etmeleri de mümkündür. Müstahab olan birinciyi ilk vaktin­den biraz geciktirmektir.
el-Esrem Ahmed b. Hanbel’e iki namazı yağmurda birleştirmeyi sormuş o da ” Evet, karanlık bastırıp henüz şafak kaybolmadan birleştirilebilir. İbn Ömer böyle yaptı.” demiştir.
el-Esrem dedi ki, ” Ebû Üsâme ve Ubyedullah Nafi’den bize şunu bildirdi­ler: Yöneticilerimiz yağmurlu gecede akşamı geciktirir, yatsıyı şafağın kaybolma­sından öncesine alırlardı. İbn Ömer de onlarla birlikte namaz kılar, bunda bir sa­kınca görmezdi.
Ubeydullah dedi ki, Kasım ve Salim’in böyle bir ge­cede onlarla birlikte na­maz kıldığını gördüm.
Ahmed b. Hanbel’e, ” Sana göre sünnet olan, yağmurlu gecede iki namazı şa­fağın kaybolmasından önce; yolculukta ise şafağın kaybolmasından sonra birleşti­rilmektir, değil mi ?” diye sorulunca ” Evet” dedi[67].
8- İhtiyaç halinde birleştirme
Anlatılanların dışında namazları birleştirmek caiz değildir.
İbn Şübrüme’ye[68] göre, ihtiyaç olduğunda veya alışılmamış bir durumda namazlar birleştirilebilir. Çünkü ibn Abbas’ın şu hadisi vardır : “Peygamber sal­lallahu aleyhi ve sellem öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirdi. Ne bir korku vardı, ne de yağmur.” İbn Abbas’a, ” Niye böyle yaptı? ” diye soru­lunca dedi ki, “Ümetine sıkıntı vermek istemedi.”
Hanbelîler buna karşılık şöyle derler:
“Bizim delilimiz, namaz vakitleriyle ilgili hadislerin genelidir. İbn Abbas’ın rivayet ettiği hadisi hastalık zamanına hamlederiz. Emzikli kadın, güçsüz ihtiyar ve birleştirmediği taktirde sıkıntıya düşecek ben­zeri şahısları da kapsaması caiz olur. Bir de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin birinci namazı vaktinin sonunda ikincisini de vakti­nin başında kılmış olma ihtimali vardır. Amr b. Di­nar bu hadisi Cabir b. Zeyd’den o da İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Amr diyor ki, Cabir’e, “Ebu’ş-Şa’sâ ! Zannediyorum öğleyi geciktirip ikindiyi öne aldı, akşamı geciktirip yatsıyı öne aldı.” dedim. “Ben de öğle zannediyorum. ” dedi.[69]”
9- Cem-i takdimin şartları
Cem-i takdim, öğle ile ikindiyi öğle namazı vaktinde; akşam ile yatsıyı da akşam namazı vaktinde birleştirmektir. Hanbelîlerde bunun üç şartı vardır:
1- Birleştirmeye niyet etmelidir. Ebubekr’e göre niyet şart değildir.
Cem-i takdîmin niyetinde iki görüş vardır. Birincisine göre niyetin yeri, ifti­tah tekbiridir. İkincisine göre namazın başından selama kadar olan zamandır. Çünkü birleştirme, birincinin sonuyla ikincinin başı arasında yapılır. Bu sebeple birinci namaz bitmeden yapılan niyet yeterli olur.
2- İki namazın arası açılmamalıdır.
Cem-i takdimde iki namazın arası fazla açılırsa birleştirme batıl olur. Cünkü birleştirme, peş peşelik veya yakınlık demektir. Peşpeşelik olamıyorsa yakınlık olmalıdır.
Ara ister uyku, ister unutma ile, ister kasıtlı ister başka bir şekilde açılsın far­ketmez. Çünkü meşrut olmayınca şart da olmaz[70]. Ara çok kısa olabilir, çünkü bu kadarından kaçın­mak mümkün olmaz. Azlık ve çokluk konusunda örf ve adete bakılır. Bunun başka bir tanımı olmaz. Bir kısım fakihler, ikamet ve abdest al­maya yetecek kadar bir vakti kısa vakit olarak belirlemiştir ama doğru olan bir sı­nır koymamaktır. Çünkü şeriatın ölçü koymadığı yerde ölçü koymanın bir yolu olmaz. Burada kaynak örftür. Abdest ve te­yemmüm almaya ihtiyaç duyunca arayı uzatmayacaksa alır. Az bir konuşma ile de birleştirme ibtal olmaz.
İki namaz arasında sünnet kılarsa birleştirme batıl olur. Çünkü başka namaz kılmış gibi arayı açmış olur. Ahmed b. Hanbel’den bu durumda birleştirmenin batıl olmayacağı da nakledilmiştir. Çünkü bu, abdest almak gibi kısa olur[71].
3- Özür, birinci namazın başı ile sonunda ve ikincinin başında var olmalı­dır. Bu üçünden birinde özür ortadan kal­karsa birleştirme caiz olmaz.
Cem-i takdimde birinci namazı kılarken yağmur kesilse de namaz bitmeden tekrar başlasa veya ikinci namazın tekbirini aldıktan sonra kesilse birleştirme caiz olur. Çünkü niyet sırasında yani birincinin iftitah tek­birinde ve birleştirme za­manında yani birincinin sonu ile ikincinin başında özür vardır. Bunun dışında olmaması önemli değildir.
Yolcu, birinci namazı kılarken orada kalmaya (ikamete) niyet edecek olsa bir­leştirme biter. Vazgeçip yolculuğa niyet etse bile artık oradan ayrılmadan yolcu­luk ruhsatından yararlanamaz. İkinci namaza başladıktan sonra orada kalmaya niyet etse veya bindiği gemi belde­sinin limanına yanaşsa, yağmurun kesilmesine kıyasla yapacağı birleştirme sahih sayılayabilir.
İkinci namaz sırasında iyileşip özrü ortadan kalkan hasta ile ilgili hü­küm de aynıdır[72].
10- Cem-i te’hîrin şartları
Cem-i tehir, öğle ile ikindiyi ikindi namazının vaktinde, akşamla yatsıyı da yatsı namazının vaktinde birleştirmektir. Hanbelîlere göre bunun iki şartı vardır:
1- Birincinin vaktinde birleştirmeye niyet etmelidir. Niyet, bir rekat kılmaya veya iftitah tekbiri almaya yetecek va­kte kadar yapılabilir. Ama niyeti bu kadar geciktirmek haramdır[73]. Birleştirmeye niyet etmezse namaz kazaya kalmış olur.
2- İkinci namazın vakti girinceye kadar özür devam etmelidir.
Eğer birincinin vaktinde özür ortadan kalkarsa, mesela hasta iyileşir, yolcu döner, yağmur kesilirse artık namazlar birleştirilemez. Ama özür, ikincinin vakti girdikten sonra biterse caiz olur. Çünkü artık iki namaz da kendine borç olmuş­tur[74].
Cem-i tehirde iki namazın arası açılabilir. Çünkü ikinci namaz kendi vakti içindedir. Geriye bırakılması onu eda olmaktan çıkar­maz.
Birleştirmenin sahih olması için imam ile cemaatin aynı olması gerek­mez[75].
Cem-i takdim ve Cem-i tehirden hangisi kolayına gelirse onu yapmalıdır. Bunların her ikisi de aynı ise o zaman cem-i tehir tercih edilir.
c- Malikî Mezhebi
İmam Malik ve bütün arkadaşları vakitleri ortak olan iki namazın yolculuk, hastalık ve yağmur özründen dolayı birleştirileceğinde ittifak etmişlerdir. Konu­nun detayında görüş ayrılıkları vardır. Bunun delili; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in öğle ile ikindiyi ak­şam ile yatsıyı Tebük’e giderken birleştirmiş ol­masıdır. Birgün namazı geciktirmiş, sonra çıkıp öğle ile ikindiyi bir arada kılmış, sonra girmiş çıkmış akşam ile yatsıyı bir arada kılmıştır. Gündüz yürümek istedi­ğinde öğle ile ikindiyi; gece yürümek istediğinde de akşam ile yatsıyı birleştirmiş­tir.
Bir delil de İbni Abbas’tan gelmiştir. O demiştir ki: «Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleş­tirdi. Ne korku vardı ne yolculuk.» Malik diyor ki; «Bana göre yağmur vardı. Bu sözün, “Ne korku vardı ne yağmur” şeklinde de rivayeti de vardır.» İbni Abbas dedi ki: « Pey­gamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu ümmetini zora sokmamak için yapmış­tır.» Buna benzeyen diğer rivayetler de konunun delillerindendir.
1- Yolculukta birleştirme
Konak yerinden hareket eden yolcu öğle ile ikindiyi öğle vaktinin başında birleştirir. Delili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ve Arafat’ta yapılan birleştirmeye kıyastır. Mezhepte meşhur olan budur. Yolda acelesi olmayanların namazları birleştiremeyeceği görüşü olduğu gibi acelesi olsa bile birleştiremeyeceği görüşü de vardır[76].
İmam Malik’e göre acele etmesi gerekmeyen kişi yolculukta iki namazı bir­leştirmez. Acele gitmesi gerekiyorsa öğleyle ikindiyi birleştirebilir. Şöyle ki; öğleyi vaktinin sonuna tehir eder sonra kılar. İkindiyi de vaktinin başında kılar. Akşam namazını da vaktinin sonuna, şafağın kaybolma vaktinden öncesine bırakır ve o vakitte kılar. Sonra yatsıyı şafağın kaybolmasından sonra ilk vaktinde kılar. Bu şekildeki birleştirme, Hanefî ve Zahirî mezheplerinin de kabul ettiği surî birleş­tirme, yani gerçek değil görünüşte birleştirmedir.
İmam Malik dedi ki: “Hac ve benzeri yolculuklarda acelesi olmayanlar iki namazı birleştiremez. Bir şeyi kaybetmekten korktuğunda da iki namazı birleşti­rebileceği görüşündeyim. Zevalden sonra yola çıkacaksa namazı bu saatte konak yerinden hareketten önce birleştirmekte bir sakınca görmüyorum. Akşamla yat­sıyı da şafak kaybolmadan önce akşam namazının son vaktinde kılabilir. Şafak kaybolunca yatsıyı kılar.” İmam Malik’ten akşamla yatsı hususunda konak ye­rinde öğle ile ikindiyi birleştirmeye benzer bir rivayet gelmemiştir.
Ali b. Hüseyin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gündüz yola çık­mak istediğinde öğle ile ikindiyi birleştirdiğini gece yola çıkmak istediğinde ak­şam ile yatsıyı birleştirdiğini rivayet etmiştir.
Enes b. Malik Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yolculukta acelesi olduğu zaman böyle yaptığını rivayet etmiştir. Dediler ki: «Öğleyi ikindinin ilk vaktine erteler, ikisini bir kılardı. Akşamı şafak kayboluncaya kadar ertelerdi ki yatsıyla bir kılsın.»
Ebû Osman en-Nehdî diyor ki: «Sa’d b. Malik ile Mekke’ye gittik. Öğleyi ge­ciktiriyor, ikindiyi öne alıyordu. Akşamı geciktiriyor yatsıyı öne alıyor ve iki na­mazı kılıyordu.»[77].
2- Hastalıkta birleştirme
İmam Malik dedi ki: Namazları birleştirmek hastaya kolaylık sağlayacaksa öğleyle ikindiyi öğlen vaktinin ortasında birleştirir. Eğer baş dönmesinden kor­karsa daha önce, zeval vaktinin arkasından birleştirebilir. Akşamla yatsıyı şafağın kaybolması esnasında birleştirir. Ancak baş dönmesinden korkarsa bundan önce birleştirebilir.
Birleştirme, iç hastalığı veya onun gibi hastalıklarda ya da hastanın her na­mazı vaktinde kılmasının zararlı olacağı şiddetli hastalıklarda olur.
İbni Abbas (RA) Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, yolculuk veya korku hali yokken öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birleştirdiğini bildirmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunları yolculukta zaten birleştirmiştir.
Birleştirme, yol yorgunluğu ve sıkıntısından dolayı acelesi olan yolcuya ve­rilmiş bir ruhsattır. Hasta, yolcudan daha bitkin ve daha sıkıntılı olur. Soğukta abdest alma, karnın şişme endişesi ya da hareket etme zorluğu gibi sebeplerden dolayı hasta, yolcudan daha çok ruhsata layıktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanlara kolaylık olsun diye akşamla yatsıyı yağmurda birleştirmiştir. Bu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebu Bekir, Ömer, Osman ve halife­lerinin adetidir. Bir çok endişe sebebiyle hasta kolaylığa daha layıktır[78].
3- Yağmur çamur vs. sebeplerle birleştirme
İmam-ı Malik dedi ki; “Yoculuk dışında eğer çamur ve karanlık varsa ak­şamla yatsı birleştirilir. Yağmur olduğu zaman da bu iki namaz birleştirilir.”
Yağmur veya çamur ve karanlıkta akşamı biraz geç kılarlar. Henüz şafak kaybolmadan da yatsıyı kılarlar. Ortalık kararmadan herkes evine döner. Bundan maksat insanlara kolaylıktır. Yoksa namazlar birleştirilmezdi.
İbnü’l-Kasım’a, «Öğleyle ikindi de akşamla yatsı gibi yağmurda ve çamurda birleştirilebilir mi?» diye soruldu. Dedi ki: «İmam Malik’e göre yolculuk dışında öğleyle ikindi birleştirilmez. Bu akşam ve yatsı gibi görülemez.
İmam Malik’e göre yağmurlu gecede bir kimse akşam namazını evinde kılıp mescide gelse ve cemaatın yatsıyı kılmış olduğunu görse ve kendisi de kılmak is­tese yatsıyı kılamaz. Çünkü insanlar kendilerine kolaylık olsun diye namazları birleştirmişlerdir. Bu adam ise namazı onlarla birlikte kılmamıştır. O, yatsıyı şa­fağın kaybolmasına kadar geciktirip sonra kılmalıdır[79].
Dedim ki; «Bu şahıs onlara akşamı kıldıktan sonra ama yatsıyı kılmadan önce yetişse, kendisi zaten evde akşamı kıldığına göre onlarla birlikte yatsıyı kıl­mak istese ne olur?» Dedi ki; «Onlarla birlikte kılmasında bir sakınca görmem.»
Akşamla yatsının güneşin bat­ması sırasında birleştirileceği görüşü de vardır. Bu Abdülhakem­’in ve İbnü Vehb’in görüşüdür. Bunlar bu görüşü İmam Malik’­ten rivayet etmişlerdir[80].
İbni Vehb, Amr b. el-Halis’ten Said b. Ebi Hilal’in şu hadisini rivayet etmiş­tir. Kendisine İbnü Kasît demiş ki; Yağmurlu gecede Medine’de akşamla yatsının birleştirilmesi adettir. Her nekadar Ebu Bekir, Ömer ve Osman bunu ara­sıra yapmış olsa bile akşam namazı kılındıktan sonra yatsı akşama yaklaştırılarak kılınır. Medine’de bu şekilde kılarlar.
İbni Vehb, Abdullah b. Ömer, Said İbnü’l-Müseyyeb, el-Kasım, Salim, Urve­tu’ bnu’z-Zübeyr, Ömer b. Abdülaziz, Yahya b. Said, Rabia ve Ebu’l-Esved bu gö­rüştedir[81].
4- Özürsüz birleştirme
İki namazın özürsüz birleştirilmesi konusunda ihtilaf edil­miştir. Meşhur görüşe göre bu caiz değildir. Eşheb[82], İbni Abbas hadisine ve başka hadislere da­yanarak bunun caiz olduğunu söy­lemiştir[83].
5- Namaz vakitleri
Öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı vakitlerinin başlangıç ve bitimi hususunda Malikî mezhebinde farklı görüşler vardır. Zaruret halinde olanlar için öğle ile ikindi güneş batıncaya kadar, akşam ile yatsı da tan yeri ağarıncaya kadar devam eder. Bunlar beş grup insandır. (1)Erginlik çağına eren çocuk, (2)müslüman olan kafir, (3)kendine gelen baygın, (4)temizlenen hayızlı kadın veya temizken hayız gören kadın, (5)mukimken yolcu olan veya yolcu iken evine dönen kişi.
a) Öğle ile ikindi vakitleri
Öğlenin ilk vakti güneşin tepe noktasından batıya kaymasıyla başlar. Nor­mal ve müstehap olan son vakti ise zeval vaktinin gölgesi dışında herşeyin göl­gesinin kendi boyu kadar olduğu va­kittir. Bu, aynı zamanda ikindinin normal ve müstehap olan ilk vaktidir. İkindinin normal ve müstehap olan son vakti ise zeval gölgesini çıktıktan sonra bir şeyin gölgesi kendinin iki katı olduğu vakittir. Zeval vaktindeki gölge hiçbir zaman hesaba katılmaz. İkindi, öğlenin tercih edilen müstehap vaktinde girer ve o vakitte özürden dolayı öğle ile ortak olur.
Zeval vaktinin başından itibaren veya öğlen namazı kılınacak kadar bir vak­tin geçmesinden sonra bu iki vaktin ortak olacağı da söylenmiştir. Öğlen de ikin­dinin tercih edilen müstehap vaktine girmiş olur. Özürden dolayı gölgeler iki boy miktarına ulaşıncaya kadar ona ortak olur.
b) Akşam ile yatsı vakitleri
Akşam namazı vakti güneşin batmasıyla başlar. Onun iki vakti olduğu gö­rüşünde olanlara göre normal ve müstehap vak­tinin sonu şafağın kaybolması­dır. Bu aynı zamanda yatsının normal ve müstehap olan ilk vaktidir. Yatsının son vakti gecenin üçte biri veya yarısıdır. Normal ve müstehap vakitte yatsı vakti akşam namazı vaktine girer ve özür sebebiyle onunla ortak olur.
güneşin batmasından itibaren akşamla yatsı vaktinin ortak olacağı söylen­diği gibi akşam namazı kılınacak kadar bir vakitten sonra ortak olacağı da söylenmiş­tir.
Öğle ile ikindinin ne zaman birleştirileceği hususunda üç görüş vardır.
1) Gölgelerin bir misline ulaştığı zamanın sonunda,
2) Gölgelerin iki misline ulaşmasının başında.
3) Öğlen namazını gölgenin bir misli oluşunun sonunda, ikindiyi de iki misli oluşunun başında birleştirir.
Birinci ve ikinci görüş bu iki vaktin normal durumda ortak oldukları vakitle ilgili ihtilafa dayanır. Üçüncü görüş de nor­malde bu iki vaktin ortak ol­madığı görüşüne dayanır.
Akşam ve yatsı namazıyla ilgili görüş de bunun gibidir. Konak yerinden ha­reket eden kişi, güneşin batmasından sonra namaz­ları birleştirir. Bu konuda gö­rüş birliği vardır. Akli fonksiyonları­nın azalacağı endişesinde olan hasta konusu ihtilaflıdır.
Güneşin batmasından önce yola çıkan gecenin yarısı geçmeden önce na­mazı birleştirir. Bu konuda görüş birliği vardır. Akşam namazı vakti girdiği zaman hasta olup yatsı vaktinin sonuna yani gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye ka­dar hastalığın geçeceğini ümid eden hasta ile ilgili de ihtilaf vardır. Namazları birleştirmek kolayına gelen hasta şafak kaybolacağı sırada birleştirir.
Güneş batmadan önce yola çıkıp yatsı vakti bitimine yani gecenin üçte biri veya yarısı geçinceye kadar yürüyecek olanın acelesi olsa da olmasa da öğle ile ikindiyi gün batımına ka­dar ertelemesi veya gölgelerin iki misline çıkmasından sonraya ertelemesi caiz olmaz. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: «Bu, münafıkların namazıdır. Bu, mü­nafıkların na­mazıdır.» Hiçbir özür böyle bir şeyi caiz kılmaz.
Aynı şekilde hiçbir sebep akşamla yatsıyı tanyerinin ağarmasına veya gece­nin yarısından sonrasına ertelemeyi caiz kılmaz. Bunun tek istisnası hastalığının ağırlığından dolayı üstlenmesi gerekmeyen bir güçlüğe girmeden namaz kılama­yan hastadır. Bu hasta tanyeri ağarma zamanına kadar namazını geciktirebilir. Böyle bir şeye hiçbir şekilde katlanamayacak durumda ise o vaktin çıkmasıyla namazın kendisinden sakıt olması hususunda baygın kişi gibi olur. Bu İbnü’ l-Kasım’ın görüşüdür ve onun Malik’ten rivayetidir[84].
C- NAMAZLARI HER ZAMAN BİRLEŞTİRME
Caferî mezhebi, namazların her zaman birleştirilebileceğini kabul eder. Bu, namaz vakitleri ile ilgili anlayışın sonucudur. Caferîlere göre öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının ortak vakitleri vardır. Bu sebeple o namazlar birlikte kılına­bilir. Ancak öğle ile ikindinin cem-i takdimi dışında özürsüz birleştirme mek­ruhtur.
a- Öğle ve ikindi vaktleri
Her namazın iki vakti vardır. İlk vakit efdal vaktidir. Özrü olmayan kimse ikinci vakti o namazın vakti sayamaz. Namazı ikinci vakte bırakan haram değil, mekruh işlemiş olur.
Öğlenin ilk vakti güneşin zevaliyle, yani tepe noktasından batıya kaymasıyla başlar. Bu konuda icma vardır. “Güneşin batıya kaymasından gecenin kararma­sına kadar namazı güzel kıl.” (İsra 17/78) ayeti bunu göstermektedir.
Öğlenin ilk vakti, bir şeyin gölgesinin kendi boyunu ulaşmasına kadardır. Bundan sonra tercih edilen vakit çıkar. Bu vakte vakt-i ihtiyar ( ) denir.
Öğle namazı, güneş batmadan dört rekatlık ikindi namazını kılacak vakte kadar kılınabilir. Bu öğlenin ikici vaktidir. Buna ıztırarî vakit ( ) denir.
İkindinin ilk vakti öğlenin farzının bitmesiyle başlar. Bu konuda Caferî uleması icma etmiştir. İkindinin ilk vakti yani fazilet vakti bir şeyin gölgesi ken­dinin iki katına çıkıncaya kadardır. İkinci vakti de güneş batıncaya kadardır. Bi­rincisi normal durumlarda ikincisi de özürlü iken ikindinin vaktidir.
Malik, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yolcu değilken bu iki namazı birleştirdiğini rivayet etmiştir. Bu, birleştirmenin caiz olduğunun delili­dir. Bu rivayet, öğleyi vaktinin sonunda, ikindiyi de vaktinin başında kıldığı şek­linde yorumlanamaz. Çünkü böyle birleştirme olmaz. Bu iki namaz seferde de hac da da birleştirilir. Bu vakitler öğle ile ikindinin vakti olmasaydı elbette onları birleştirmek caiz olmazdı. Nitekim ikindi ile akşamı, bunlardan birinin vaktinde birleştirmek caiz değildir.
Ahmed b. Hanbel, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin öğle ile ikin­diyi, korkunun ve yolculuğun olmadığı bir zamanda birleştirdiğini rivayet etmiş­tir. Diğer rivayette “ Ne korku vardı ne yağmur.” ifadesi geçmektedir. Niye böyle yaptı diye sorulunca dedi ki, “Ümmetine sıkıntı vermesin diye.”
b- Akşam ile yatsı vakitleri
Akşamın ilk vakti güneşin batmasıyla başlar. Fazilet vakti şafak kaybolun­caya kadar sürer. Iztırarî vakti ise gece yarısının yatsıyı kılacak bir süre öncesine kadardır. Gecenin dörtte birine kadar süreceği görüşünde olanlar ol­duğu gibi fecir vaktinden önce yatsıyı kılmaya yetecek vakte kadar süreceği görü­şünde olanlar da vardır.
Yatsı vakti, güneşin batışından sonra akşam namazını kılacak kadar bir sü­renin geçmesiyle başlar. Ancak akşam şafağının kaybolmasından sonraya tehir etmek efdaldir. Özrü olmayanların bundan önce yatsıyı kılması mekruhtur. Yat­sının faziletli vakti gecenin üçte birine kadar sürer. Bir görüşe göre gecenin yarı­sına kadar sürer. Yatsının ıztırarî vakti tan yeri ağarıncaya kadar sürer.[85]
Sorulara Cevaplar
Soru – Namazların birleştirilmesi sırasında kasır da gerekir mi?
Cevap – Namazların birleştirilmesini caiz görenlerin çoğunluğu bunun yol­culuk sırasında olabileceği görüşündedir. Kasır, yani dört rekatlı namazların iki rekat olarak kılınması da yolculuk sırasında olduğu için birleştirme kasırla bir­likte yapılır. Ancak, yolculuk dışında yapılan birleştirmelerde kasır yapılamaz. Yağmur, çamur, hastalık vs. sebeplerle namazlarını birleştirenler, yolcu değillerse kasır yapamazlar.
Soru – İkindi ile akşam namazı birleştirilebilir mi?
Cevap – Birleştirme sadece öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazları ara­sında olur. Onun dışında birleştirme olmaz. Bu konuda tam bir ittifak vardır. Bu husus hadis-i şeriflerden de açıkca anlaşılmaktadır.
Halil GÜNENÇ’in Katkısı
“Bismillahirrahmanirrahim.
Bildiğiniz gibi İslam dini bir takım emir ve nehiylerin manzumesinden iba­retttir. Bu ilahi manzumeyi beşeriyete sunmaktan maksat, insanın ruhunu ve kalbini temizlemek ve onu ulvi gayelere yönlendirmektir. Bu emir ve nehiy­lerde herhangi bir zorluk ve meşakkat olursa, hafifletici hükümlere geçilir .
Mesela, domuz eti ve leş yasaklanmıştır. Fakat bir zorluk halinde yenebilir. Buluğ çağına ermiş ve akıllı bir müslümanın Ramazan-ı şerifte oruç tutması farzdır. Ama hasta veya yolcu olursa orucu daha sonra tutabilir.
Yolculuk sırasında kılınan namaz da öyledir. Abdülaziz Bey konuyu dört mezhebe göre izah etmiştir. Ben de dört mezhebin dışına çıkmadan bazı şey­lere kısaca temas etmek istiyorum. Çünkü bizim memleketin sakinleri daha fazla bunlardan ibarettir.
Yolculuk hem meşakkatli, hemde yorucudur. Hastalık da öyledir. Bunun için Şafii, Hanbeli, ve Maliki mezhepleri bazı hadislere dayanarak bu meşakkat­ten dolayı namazların cem’-i takdim ve cem-i tehirini kabul etmişlerdir. Hanefi mezhebine göre namazları birleştirme iki yerde, Arafat’ta ve Müzdelife’de olur, başka yerde olmaz.
Cem‘i takdim ve tehir hasta için de çok önemlidir. Hastalık sefer­den daha zor olduğu için caiz olması gerekir. Nitekim üç mezhep de bunu kabul etmiştir.
Yalnız hastalıkta değil, yağmurda da cem olur. Mesela bir cemaaat akşam namazını kılmak üzere camiye gider, fakat hava yağmurlu veya karlı olduğu için yatsıya tekrar gelip namazı cemaatla kılmak zor olur. Camide cemaatle kıl­mak şartıyla bunlar cem-i takdim yapabilirler. Ama böyle birin kendi evinde cem‘i takdim ve tehir yapması mümkün değildir.
İbnu Sîrîn’e, Malikilerden Eşheb’e ve bazı Şafiilere göre ihtiyaç halinde de namazlar birleştirilebilir. Mesela öğle vaktinde imtihana girip ikindiden sonra çıkacak olan talebeler öğle ile ikindi namazını cem‘-i takdimle kılıp imtihana gi­rebilirler. Öğleden evvel imtihana girerler de öğle namazının geçmesinden kor­karlarsa öğleyi ikindiye erteleyip cem-i tehirle kılabilirler.
İmam Nevevî, Müslim şerhinde bunlardan naklen diyorki : “ Adet haline getirmezse ihtiyaç olduğu zaman cem‘i takdim ve te’hir caizdir.” Bu bizim için güzel bir şeydir. Çünkü her zaman bir mezhebe bağlı olmamız şart değildir.
İbni Abidin, birinci cildin 52 ve 53. sayfalarında diyorki : “ Bir gün Hanefiye, başka gün Malikiye göre, diğer bir gün de Şafiye göre namaz kılınabilir.
Mesela Hanefî mezhebine bağlı bir kimse Ankara’ya giderken Şafiii mezhe­bine göre cem‘i takdim veya te’hir yapabilir. Ama Şafiye göre abdest nasıl alınır, nasıl namaz kılınır, onu bilmesi gerekir. Cem‘-i takdimin ve cem‘-i te’hirin şart­larını da bilmesi gerekir. Bilmeden sadece ben Şafii’ye göre cem‘i takdim – te’hir yapacağım dese caiz olmaz. İbni Hacar’e göre namaz ve namazın mukaddimele­rinde o mezhebi taklit etmeye mecburdur. Yani mesela Şafii’ye göre namazını kılacak ise, abdestte de gusulde de yine bu şartlara riayet etmeye mecburdur. Ama Ebu Ziyad’a göre mecbur değildir.

YUNUS EMRE

Lezzetli nesnedir aşk

Nisan 3, 2008
İşitin ey yarenler
Kıymetli nesnedir aşk
Değmelere verilmez
Hürmetli nesnedir aşk
Hem cefadır hem sefa
Hamza’yı attı Kaf’a
Aşk iledir Mustafa
Devletli nesnedir aşk
Dağa düşer kül eyler
Gönüllere yol eyler
Sultanları kul eyler
Cüretli nesnedir aşk
Kime kim aşk vurdu ok
Gussa ile kaygı yok
Feryat ile ahı çok
Firkatli nesnedir aşk
Denizleri kaynatır
Mevce gelir oynatır
Kayaları söyletir
Kuvvetli nesnedir aşk
Akılları şaşırtır
Deryalara düşürür
Nice ciğer pişirir
Key odlu nesnedir aşk
Miskin Yunus n’eylesin
Derdin kime söylesin
Varsın dostu toylasın
Lezzetli nesnedir aşk

Gel gör beni aşk n’eyledi

Mart 29, 2008
Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne akilem ne divane
Gel gör beni aşk n’eyledi
Geh eserim yeller gibi
Geh tozarım yollar gibi
Geh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk n’eyledi
Akarsulayın çağlarım
Dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anıban ağlarım
Gel gör beni aşk n’eyledi
Ya elim al kaldır beni
Ya vaslıma erdir beni
Çok ağladım güldür beni
Gel gör beni aşk n’eyledi
Ben yürürüm ilden ile
Şeyh sorarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk n’eyledi
Mecnun oluban yürürüm
Ol yari düşte görürüm
Uyanıp melul olurum
Gel gör beni aşk n’eyledi
Miskin Yunus biçareyim
Baştan ayağa yareyim
Dost elinden avareyim
Gel gör beni aşk n’eyledi

BİRAZ DA TASAVVUF

Günah benim kime ne

7092009
Ben yitirdim ben ararım yar benimdir kime ne
Gah giderim öz bağıma gül dererim kime ne
Gah giderim medreseye ders okurum Hak için
Gah giderim meyhaneye dem çekerim kime ne
Kelp rakip haram diyormuş şarabın katrasın
Saki doldur ben içerim günah benim kime ne
Ben melamet hirkasını kendim giydim eğnime
Ar ü namus şişesini tasa çaldım kime ne
Ah yezid seccadeni al yürü mescid yoluna
Pir eşiği benim Kabe’m kıblegahım kime ne
Gah çıkarım gökyüzüne hükmederim kaftan kafa
Gah inerim yeryüzüne yar severim kime ne
Kelp rakip böyle diyormuş güzel sevmek pek günah
Ben severim sevdiğimi günah benim kime ne
Nesimi’ye sordular ki yarin ile hoş musun
Hoş olayım olmayayım o yar benim kime ne
[Kul Nesimi]


Kimsin?

7092009
Yeri göğü ins ü cini yarattın
Sen ey mimar başı eyvancı mısın
Ayı, günü, çarhı, burcu varettin
Sen ey mekan sahibi rahşancı mısın
Denizleri yarattın sen kapaksız
Suları yürüttün elsiz ayaksız
Yerleri temelsiz göğü direksiz
Durdurursun acep iskancı mısın
Kullanırsın kanadsızca rüzgarı
Kürekle mi yaptın sen bu dağları
Ne yapıp da öldürürsün sağları
Can verip alırsın sen cancı mısın
Sekiz cennet yaptın sen adem için
Adın büyük bağışla anın suçun
Ademi cennetten çıkardın niçün
Buğday nene lazım harmancı mısın
Bir ikin bin ettin kendi adını
Görmedim sen gibi iş üstadını
Yaşadırsın kurudursun odunu
Sen bahçevan mısın ormancı mısın
Cibril’e perde altında söylerdin
İnüp Beytullah’a kendin dinlerdin
Bu ateşi cehennemi neylerdin
Hamamın mı var külhancı mısın
Hafaya çekilüp seyrana durdun
Akıl ermezlerin aklını urdun
Kıldan köprü yaptın da kurdun
Akar suyun mu var bostancı mısın
Bu kışlara bedel bu yazı yaptın
Evvelbahara karşı güzü yaptın
Mizani iki göz terazi yaptın
Bakkal mısın yoksa dükkancı mısın
Kazanlarda katranların kaynarmış
Yeraltında balıkların oynarmış
On bu dünya kadar ejderin varmış
Şerbet mi satarsın yılancı mısın
Esirci misin koydun cehenneme arap
Hoca mısın okur yazarsın kitap
Aslın katip midir görürsün hesap
İhtisabın mı var yok hancı mısın
Yüz bin tamum olsa korkmam birinden
Rahman ismi nazil değil mi senden
Gaffar-üz-zünubunum demedin mi sen
Af et günahımı yalancı mısın
Şanına düşer mi noksan görürsün
Her gönülde oturursun yürürsün
Bunca canı alıp gene verirsin
Götürüp getiren kervancı mısın
Bilirsin ben kulum sen sultanımsın
Kalpde zikrim dilde tercümanımsın
Sen benim canımda can mihmanımsın
Gönlümün yarisin yabancı mısın
Beni delil eyler kendin söylersin
İçerden Azmi’yi hazar eylersin
Yücelerden yüce seyran eylersin
İşin seyran kendin seyrancı mısın
[Azmi]


Yüceden bakan göz değil

Mayıs 6, 2008
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil
Yol oldur ki doğru vara
Göz oldur ki Hakk’ı göre
Er oldur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil
Doğru yola gittin ise
Er eteğin tuttun ise
Bir hayır da ettin ise
Birine bindir az değil
YUNUS EMRE

Bana seni gerek seni

Nisan 29, 2008
Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dünü günü
Bana seni gerek seni
Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni
Aşkın aşıklar öldürür
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni
Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dün ü gün endişem
Bana seni gerek seni
Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyli gerek
Bana seni gerek seni
Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni
Yunus’durur benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni

YUNUS EMRE

13 Eylül 2013 Cuma

Aklınıza geldikçe sinirlendiğiniz biri mi var? O zaman AFFEDEMİYORSUNUZ? "AF EDEMİYORUUUUM. "diyorsanız okumalısınız.

Öğretmen bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
-bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler.

-o zaman,der öğretmen.Bundan sonra ne dersem yapacağınıza söz verin.

Öğrenciler söz verince öğretmen:
-şimdi,yarın ki ödevinize hazır olun.Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patetes getireceksiniz! der

Öğrenciler,bu işten pek bir şey anlamamışlardır.Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır.

Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilein şöyle der öğretmen:
-şimdi bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın ve o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.

Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken,bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.
Öğretmen,kendisine,"Peki şimdi ne olacak?"der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:
-bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin,bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız.Yattığınız yatakta,bindiğiniz otobüste,okuldayken sıranızın üstünde,hep yanınızda olacaklar.

Aradan bir hafta geçmiştir.Hocaları sınıfa girer girmez,denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:
-hocam,bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.
-hocam,patatatesler kokmaya başladı.Vallahi,insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık.Hem sIkıldık,hem yorulduk!


Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir :
-görüyorsunuz ki,affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz.Kendimizi ruhumuza ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz.Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz.  Halbuki affetmek,en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

Affetmemek, ölmeden Ruhu öldürmek.

     Affetmek güç bir iş. Bir kez haksızlığa uğradığınıza inanmışsanız, derinden kırıldıysanız ya da öfkenizin alev alev devam etmesi gerektiğine karar verdiyseniz, “affetmek” mümkün olmuyor. İşte bende bu duygularla bir türlü affedemiyorum. Aslında bu, affetmediğim kişinin benimle bir ömür geçirmesine izin veriyorum anlamına da geliyor. Kendisi olmasa da kırgınlığım, kızgınlığım devam ettigi sürece bir ömür benimle yaşayacağını biliyorum.

Kırgın ya da kızgın olmanızın büyük sorumluluğunu, hatta tüm sorumluluğunu üstleniyoruz. Çünkü bunlar bizim verdiğiniz tepkiler, bizim duygularınız. Bize maddi ya da manevi bir zarar veren kişi “hatalı” da olsa, geçmişi yorumlama şeklinizin sorumluluğu bize ait.

Karşımızdaki kişiyi , kendine özgü niyetini ve davranışlarını anlamaya çaba harcıyoruz. Ona bir bebekmiş gibi bakıp, ailesini ve eğitimini göz önünde bulundurarak, içsel konuşmalarını dinlemeye çalışıyoruz Empati kuruyoruz. Sonra da onu hoşgörüyoruz... ve asıl sonrasında bu kadar düşüncelerle baktığımız insanın aslında bizi ne çok yıprattığını görüp bize yapmış olduğu hataları bizim üstümüze atıp gitmesiyle öfke patlamaları ve kızgınlıklar yaşıyoruz.Her geçen gün ruhumuzu öldürüyoruz.

 Bir gün dışarı çıkın ve karşılaştığınız her insanı affedin. Yolda gördüğünüz insanları, yolda karşılaştığınız insanları bir tanrı gibi affedin. Kalabalığın içinde gördüğünüz yüzleri, bedenleri, genellikle tanımadan bilmeden bazen hiçbir neden olmadan kınadığınız eleştirdiğiniz insanları affedin. Affetmekle kalmayın birde onları sessizce ÖVÜN. Onlar için dua edin. Başkalarını affedebilen insan sonunda kendini de affedebilir. Affetmek insana bundan dolayı İLAHI BİR MUTLULUK VERİR. Bunu bir egzersiz gibi düşününüz ve yapınız. Affetmek her zaman kolay değildir. Affedemediğiniz halde kendinizden özür dileyiniz. Karşınızdaki insandan sessizce özür dileyiniz. Bu sizi bölmeyecek ve size huzur verecektir. Birlikteliğinize, Bilinçaltınıza boyun eğebilmeniz ve inanabilmeniz için önce çevrenize ve olduğunuz hale boyun eğmeniz ve inanmanız gereklidir. Eğer ayıplanacak biri varsa oda sizin bilincinizdir. Tüm sıkıntılarınızı, şikayetlerinizi, kızgınlıklarınızı doğuran bilincinizdir. Kötüyü görmeyin, kötüyü duymayın, kötüyü söylemeyin. Bunları yapmak sizi sadece sizi BÖLER. Sevmediğiniz kişi için dua edin. Tanrım önce benim sonra onun kalbini sevgiyle doldur. Kendinizden nefret ediyor musunuz? Yapamadığınız, sizce başarısız olduğunuz şeyler için, olamadığınız insan için kendinize içerleyip nefret ediyor musunuz? Oysa biraz kendinize merhamet gösterip anlamaya çalışsanız, daha mutlu olduğunuzu göreceksiniz. Önce kendinize merhamet edin. Kendimi affettim diyebilin.

Kardeşim sen düşünceden ibaretsin
Geriye kalan et ve kemiksin
Gül düşünürsün , gülistan olursun
Diken düşünürsün dikenlik olursun
MEVLANA


Doğada , evrende her şey karşılıklı etkileşim halindedir.Zihinle beden arasında da böyle bir etkileşim vardır. Zihindeki olumlu düşünceler bedende bir takım olumlu sonuçlar yaratıyor.Mutlu insanlarda veya ızdırabını dindirme imkanı arayan kişilerin beyninde,Endorfin denilen bir çeşit doğal morfin salgılanır. Bu morfin bildiğimiz morfinden en az yüz kez daha güçlüdür.Kişinin ızdırabını dindirmesine yardımcı olur.Bu da insana mutluluk verir.

İnsanlar ne kadar mutlu ne kadar pozitif olurlarsa ürettikleri Nöropeptip denilen protein zincirleri daha sağlıklı olur ve bağışıklık sistemi daha da güçlenir.


AF VE BAĞIŞLAMA"


Affetmek , bir başka insana veya kendinize karşı içinizde duyduğunuz öfkenin yerine sevgiyi koymaktır. Affetmek, öfkenin nefretin , acının , suçlamanın, kurban olma duygusunun, kendini haklı çıkarma çabasının üzerinizde yarattığı ağırlığı alır.

Doğru düşünen kişi bilinçsiz huzur, rahatlık ve iyi beslenmeyi yaşamında yerleştirir, diğer doğru alışkanlıklarda kendinde terbiye olur. Doğru af ve bağışlama yüzeysel ve tesadüfi bir eylem değildir. Belki zihin ve ruhun derinliklerinde bir arıtma ve tasfiye etme bir yaklaşımdır. Gerçek af ve bağışlama zaman ve dayanma gücü ister ve bu kesinlikle şuur altı düzeylerini temizler.
Her tür kin ve öfke zihni tırmalar ve bedenin hasta olmasına sebep olur. Samimi bir şekilde af ve bağışlama yapmazsanız tam şifa gerçekleşmez. Nefret ve öfke , eleştiri, serzeniş, hışım ve hesaplaşma isteği ve başkalarının eziyetini görme isteği , hepsi canı solgunlaştırır ve insanın sağlığını çalar. Bunun için size yapılan bütün eziyetleri af etmek size yararlı olacaktır. Bir kişiden veya bir pozisyondan nefret ettiğinizde çelikten daha güçlü bir halka ile o kişiye veya o pozisyona bağlanırsınız. Af ve bağışlama, kurtulmak için tek yoldur.

  HAYDİ GELİN HEP BERABER AFFEDELİM.

Bağışlıyorum ve bırakıyorum… Anlıyorum ve biliyorum…
Kendi hayatımın yaratıcısıyım… Seçerek planlayarak bu yaşamımı ve birlikte olacağım yol arkadaşımı seçtim… Annemi, babamı ve diğerlerini…
Benim için en faydalı sonuçları almak üzere, ince planlar yaptım. Yüksek benlik düzeyinde en uygun araçları yarattım…
Benim hayat amacıma en uygun kişileri… Daha çok anlayış, daha çok bilgelik daha çok sevgi, ifade ve özgürlük için… Bu amaç bilinçaltımın derinliklerinde benim onu keşfetmemi bekliyor…
Her an, her deneyim bu planı açığa çıkaran bir kurgu aslında. Zaafiyetimi güce, acıyı sevince, yenilgiyi galibiyete dönüştürmek için…
Anlıyorum, bağışlıyorum ve teşekkür ediyorum. Bu hayatımı bu şekilde planladığım için kendimi kutluyorum ve sonra meleklere teşekkür ediyorum bütün olanakları bana koşulsuz sunduğu için Allah’a şükrediyorum…
Bana sevgisini sunmayanlar içimdeki sevgiyi, beni onaylamayanlar kendimi keşfetmeyi, beni anlamayanlar ifade gücümü arttırmak için benimleydiler… Onlara teşekkür ediyorum…
Bu rolü onlara ben vermiştim… Onlarda benle oynamayı istediler… beni üzen, beni yoran bana haksızlık eden, beni aldatan insanlar yapabiliceklerinin en iyisini yaptılar. Daha fazlasını ve daha başkasını yapamazlardı. Zaten ben onları bunun için seçtim… bende yapabiliceğimin en iyisini yapıyorum… Bağışlıyorum ve teşekkür ediyorum. Aynı sahneyi paylaşan oyuncular gibiyiz onlarla… Şimdi bu anlaşmadan doğan ışığı onların varlığına gönderiyorum… ihtiyacım olan bütün kaynakların kendi içimde olduğunu kabul ediyorum…
Onları kullandıkça başka insanlara duyduğum bağımlılık kayboluyor. Ben onlara gerçek bir sevgiden beslenen gerçek bir ilişki kuruyorum.
Hayatımın efendisi olduğumu biliyorum. Mutluluğu ve kendimi ifade etmeyi seçiyorum…
Her düşüncemin, her davranışımın hayatıma şekil veren araçlar olduğunu bilerek yaşıyorum…
Hayatım ve inançlarım arasındaki birebir ilişkiyi biliyorum… Bu yüzden dikkatli, özenli ve düşünerek yaşıyorum…
Konuşurken yaratıyorum. Ve eylem haline gelerek şekilleniyor.
Beni güçsüz bırakan ve sınırlandıran bütün inançlarımı bir bir değiştiriyorum… yerine beni geliştiren ve büyüten inanç ve düşünceleri koyuyorum…
Mazeret aramdan, ertelemeden, küsmeden devam ediyorum hayatıma…
Hayatımın bütün olaylarının, ve hayatımdaki insanlarla yaşadıklarımın gerisindeki anlamı çözüyorum… Orada benim asıl hayat amacım gizli… Ben bu amacı gerçekleştirmek için geldim…
Kimse beni kıramaz üzemez kötülük yapamaz eğer ben izin vermesem.
Şimdi gücümü kabul ediyorum ve ele alıyorum…


Başkalarını Affetmek İle İlgili Olumlama
  • Ben benim.
  • Ben Aliyim/Ayşeyim ( kendi isminizi söyleyin ).
  • Hepimizin kendi yolumuzda özgür olduğumuzu kabul ediyorum.
  • Olanın olmasına izin veriyorum.
  • Geçmişten özgür olmayı seçiyorum.
  • Geçmişi kolayca ve sevgi ile arkamda bırakıyorum.
  • Şimdide yaşıyorum.
  • Hayat amacımı gerçekleştirmek için insanlara roller verdiğimi kabul ediyorum.
  • İnsanlar bana ayna oluyorlar.
  • İnsanları yaptıkları ve söylediklerinden dolayı affediyorum.
  • Beni etkileyen tüm duygusal olayları ve izlerini iptal ediyorum.
  • Verdikleri dersler için teşekkür ediyorum.
  • Onları sevgi ile serbest bırakıyorum.
  • Anlıyor, bağışlıyor ve teşekkür ediyorum.
  • Affetmek beni özgürleştiriyor ve hafifletiyor.
  • Affetmek düşündüğümden daha kolay gerçekleşiyor.
  • Kendimle barışığım, hayatla barışığım ve güvendeyim.





 

4 Eylül 2013 Çarşamba

2013-2014 Sonbahar Kış RENK TRENDLERİ


Tasarımcılar, 2013-2014 Sonbahar Kış koleksiyonlarıyla sonbaharın ruh halini bir kez daha başarılı bir şekilde ifade etti. Moda haftalarının sonunda yine bazı renkler ve trendler öne çıktı.

Renk kelimesiyle eş anlamlı hale gelen Pantone, koleksiyonlardan yola çıkarak 2013-2014 Sonbahar Kış sezonunun renk trendlerini bir arada topladı. Bize de bu renkleri Pantone'nin müthiş görselleri eşliğinde sizlerle paylaşmak düştü.

İşte 2013-2014 Sonbahar Kış sezonunun renk trendleri!
Klasik ve rahat bir sonbahar görünümü için koleksiyonlarda sıklıkla görülen deniz mavisini, yine sezonun diğer bir trendi olan koyu griyle kombinleyebilirsiniz.

Değişen sezonla birlikte, bahardan gelen yeşiller de değişip gelişti. Sezon trendlerinden ıhlamur yeşili sonbaharın daha koyu tonlarına açıklık ve parlaklık getirirdi.

Gizemli bir havası olan mürdüm rengini güçlü sonbahar kombinasyonları oluşturmak için diğer renklerle birleştirebilirsiniz. Muhteşem bir etki yaratmak için bu mor tonunu koyu bir fuşyayla kombinlemeye ne dersiniz?

Fuşyadan yine vazgeçemiyoruz! Yaydığı enerjiyle sonbaharın tüm gri bulutlarını dağıtacak fuşyayı yeşil tonlarıyla birleştirebilirsiniz.

Önümüzdeki sezon kırmızı yine ön planda olacak. Bilhassa koyu kırmızının ağırlığı sezon boyunca hissedilecek!

Göz kamaştırıcı parlak turuncular önümüzdeki sezon gardıroplara canlılık getirecek.

Sezonun bir diğer trendi koyu yosun yeşilini fuşyayla birlikte kullanarak, doğa yelpazesinin her iki ucunu da yakalayan dinamik bir kombinasyon oluşturmanız mümkün.

Zümrüt yeşili sezonun renk paletine lüks ve zarafet getirerek ışıldamaya ve büyülemeye devam edecek.

Farklı tonlarıyla karşımıza çıkacak kahverengi, genellikle soğuk aylarda giydiğimiz siyaha bir alternatif olabilir. Kahverengini sezonun etkileyici renkleri olan kırmızı, turuncu veya fuşyayla kombinleyerek tarzınıza biraz renk katabilirsiniz.

 

BÖYLE TEVAZU YOKTUR.(MUTLAKA OKUNMALI)

 


     Bir kendini bilmez  oradan buradan çalıp dolandırdıkları ile bir hayvan alır. Bu hayvanı besler bakar, üstelik bu hayvan üzerinden para da kazanır.  Birkaç yıl geçer ve artık ben bunu bir dergaha bağışlayayım da bari biraz da sevaba gireyim der. Hacı Bektaş Veli nini dergahına gider. Ancak içeriye bile alınmaz. Oradan Mevlana nın dergahına gider. Mevlana  hayvanı kabul eder. Bizim kendini bilmez meraklanır.  Bağışlayın ama size gelmezden evvel böyle böyle oldu. O büyük veli kabul etmedi de siz neden kabul ettiniz? Mevlana " Biz karga isek Hacı Bektaş Veli  bir şahindir öyle her leşe konmaz. O yüzden senin hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir."demiş.
Adam şaşalamış, tatmin olmamış bir daha Hacı Bektaş Veliye gitmiş. Mevlananın hediyeyi kabul ettiğini söyleyip bu işin sebebini birde ona sormuş. Hacı Bektaş Veli " Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise mevlananın gönlü okyonustur. Bu yüzden,bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir." der.

MESNEVİ HİKAYE 14

SALİH PEYGAMBERİN DEVESİ



Salih’in devesi görünüşte deveydi, o zalim kavim, bilgisizlik yüzünden deveyi kestiler. Su için deveye düşman olduklarından kendileri, mezara su ve ekmek oldular. ( helak olup mezarı doyurdular).
Tanrı devesi, ırmaktan buluttan su içmekteydi. Onlar, Hakk’ın suyunu Hak’tan esirgediler Salih’in devesi, salih kişilerin cisimleri gibidir; onlar kötülerin helaki için tuzaktır. Neticede” Tanrı devesinden ve içeceğinden çekinin” hükmü, o ümmeti ne dertlere uğrattı, onları nasıl helak etti! Tanrı kahrının şahnesi, bir devenin kanına diyet olarak onlardan bütün bir şehri diledi.

Ruh, Salih gibidir,ten de deveye benzer. Ruh vuslattadır ten ihtiyaç içindedir. Temiz ruha zarar vermenin imkanı yoktur. Tanrı yaralanmaz. Böyle ruha sahip olanlara kimse galip gelemez. Zarar gelse bile sedefe gelir, inciye değil. Temiz ruha zarar vermenin imkanı yoktur. Tanrı’nın nuru, kafirlere mağlup olmaz. Can, toprağa mensup cisme, kötü kişiler, incitsinler de Tanrı imtihanını görsünler diye ulaştı, bu yüzden cisimle bağdaştı, birleşti.

Canı inciten kişinin, bu incitmenin Tanrı’yı incitme olduğundan haberi yoktur. Bilmiyor ki bu küpün suyu ırmak suyu ile birleşmiştir. Tanrı bütün aleme penah olsun diye bir cisme alaka bağlamıştır.

Onların gönüllerine kimse muzaffer olamaz. Sedefe zarar gelir, inciye gelmez. Tanrı velisinin cisim devesine kul ol ki Salih Peygamberle kapı yoldaşı olasın.

Salih peygamber, “ Madem ki haset ettiniz, bu işi yaptınız, üç gün sonra Tanrıdan azap erişecek. Ondan üç gün sonra da can alıcı Tanrıdan başka bir afet gelecek ki onun üç alameti vardır: Hepinizin yüzünüzün rengi değişir. Birbirinize bakınca yüzlerinizi türlü türlü renklerde görürsünüz. İlk günlerde yüzleriniz safran gibi sararır; ikinci günü erguvan gibi kızarır. Üçüncü günü yüzleriniz tamamı ile kararır, ondan sonra da Tanrının kahrı gelir, çatar. Eğer bu tehdide benden delil isterseniz devenin yavrusunu daha doğru kovalayın!
Eğer tutabilirseniz derdinize çare bulunur. Tutamazsanız ümit kuşu uzaktan kaçtı, gitti!” dedi.

Bu sözü duyunca hepsi birden köpek gibi onun ardından seğirtmeğe başladılar. Kimse yavruya erişmedi; dağlar arasına dalıp kayboldu.

Temiz ruh gibi ten ayıbından, nimet ve ihsan sahibi Tanrı’ya kaçıp gitmekteydi.

Salih dedi ki: “Gördünüz mü Tanrının bu kazası nasıl geldi? Artık ümidin boynunu vurdu.” Devenin yavrusu nedir? Salih? Peygamberin gönlü. Onun hatırını ele alın, onun isteğini yerine getirin. Onun gönlünü alırsanız azaptan kurtuldunuz yoksa, pişman olduğunuzun, ümitsizliğe düştüğünüzün günüdür.

Salih’ten bu bulanık vadi duydukları gibi azaba göz dikip beklemeye başladılar. Birinci gün yüzlerinin sarardığını gördüler.Ümitsizlikle soğuk ,soğuk ah etmeye başladılar. İkinci günü hepsinin yüzü kızardı. Artık ümit ve tövbe nöbeti kayboldu. Üçüncü gün hepsinin yüzü kapkara kesildi. Salih Peygamberin hükmü: cenksiz, cidalsiz doğru çıktı. Hepsi de ümitsiz bir hale gelince kuşlar gibi ayaklarını altlarına alıp iki dizlerinin üstlerine çöktüler.

Cibril-i Emin, bu diz çökmeyi Peygambere “Casimin” ayetini getirerek Kuran’da anlattı. Sana diz çökmeyi öğrettikleri ve seni bu çeşit diz çökmeden korkuttukları vakit, yani bela gelmeden diz çök!

Salih’in kavmi, Tanrı kahrının zahmını beklediler: o kahır ve azap da gelip o şehri yok etti. Salih, halvetten çıkıp şehre doğru gitti; gördü ki şehir duman ve ateş içinde. Onların hak ile yeksan olmuş cüzülerinden bile feryat ve figanlarını duyuyordu; feryat duyulmaktaydı ama ortada feryat eden yok! Kemiklerinden iniltiler, sızıntılar duydu; canları çiğ taneleri gibi yaş döküyor, ağlıyordu. Salih bunu duyup ağlamaya başladı: feryat edenlere feryat etmeye koyuldu:”Ey batıl yolda yaşayan kavim! Ben sizin çevrinizden Tanrıya şikayet etmiş ağlamıştım.

Tanrı, bana “Onların eziyetlerine sabret; onlara nasihat ver. Zaten devirlerinden çok bir zaman kalmadı” demişti. Ben cefaları eziyetleri yüzünden onlara nasihat edemiyorum. Nasihat sütü sevgiden, saflıktan coşup akar” demiştim. Bana o kadar eziyetler ettiniz ki nasihat sütü damarlarımda dondu. Tanrı, bana “Ben sana lütuf ve inayet eder, o yaralara merhem koyarım” buyurdu. Hak, gönlümü gök gibi saf bir hale getirdi. Gönlümden, sizin cefalarınızı sildi, süpürdü.

Yine size nasihatler vermeye, şeker gibi temsiller getirmeye , sözler söylemeye başladım. Şekerden taze süt çıkarıp balla şekeri sözlerime katmaya, size tatlı, tatlı öğütler vermeye koyuldum. O sözler, size zehir gibi tesir etti. Çünkü siz baştan aşağı zehir membaı, zehir madeniydiniz, zehirden ibarettiniz. Nasıl gamlanayım ki gam baş aşağı yuvarlanıp gitti.

Ey inatçı kavim! Gam sizdiniz. Gamın ölümüne ağlayıp feryat eden olur mu? Baştaki yara iyileşince bu yüzden saçını sakalını yolan bulunur mu?” Salih, yüzünü kendine çevirip dedi ki: “Ey feryat eden, onlar feryat etmeye değmez!”

Ey Kuran’ı doğru okuyan! Eğri okuma. Zalim kavmin ardından nasıl yas tutayım? Fakat yine gözünden, gönlünden yaşlar akmaya başladı. Onda sebepsiz bir merhamet hasıl oldu. Gözyaşı damarları (yağmur gibi) yağmaktaydı, kendisi de şaşırmıştı. Bu katralar, cömertlik ve kerem denizinin sebepsiz akan katralarıydı.

O ağlarken aklı diyordu ki: “Bu ağlama neden? Seninle eğlenen o çeşit bir kavme ağlamak reva mı? Neye ağlıyorsun söyle. Yaptıkları işlere mi? O gidişleri kötü kin askerine mi? Onların paslı karanlık gönüllerine mi, yılan gibi zehirli dillerine mi? Onların Segsar’larınkine benzeyen nefes ve dişlerine mi? Akrep yatağı olan ağız ve gözlerine mi? İnatlarına mı, alaylarına mı, kınamalarına mı? Şükret; bak, Tanrı onları nasıl hapsetti, helak eyledi! Elleri eğri, ayakları eğri, gözleri eğri, bakışları eğri, savaşları eğri, öfkeleri eğri...

Onlar, geçmişleri taklit edip nakil ettikleri reylere uyduklarından bu akıl pirinin başına ayak bastılar. Birbirlerine görünmek ve duyulmak kaygısı ile hür ihtiyar olmadılar, kart eşek oldular. Tanrı cehennemlikleri göstermek üzere dünyaya cennetten kullar getirdi...”

Cehennemlikler, cennetlikler bir dükkanda otururlar. Aralarında bir perde vardır, birbirlerine karışmazlar. Nar ehliyle nur ehli, görünüşte karışıktır ama aralarında kaf dağı çekilmiştir.

Bunlar, madende toprakla altının birbirine karışmasına benzerler. Toprakla altın karışıktır ama aralarında yüzlerce ova, yüzlerce konak var! Bu, bir dizide hakiki inci ile yalancı incinin bir gecelik konuk gibi misafir olmasına benzer. Denizin yarısı şeker gibi tatlı, lezzetli, rengi ay gibi parlak; Diğer yarısı, yılan zehri gibi acı,lezzetsiz, rengi de katran gibi kara.

Cennetlikle cehennemlik olanlar da deniz gibi alttan üstten, dalgalanıp dururlar. Dar ve küçük bir cisimden dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barışta, savaşta birbirlerine karışmalarına benzer. Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir. Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri altüst eder. Sevgi acıları tatlıya çeker, tatlılaştırır. Çünkü sevgilerin aslı, doğru yola götürmedir. Kahır ise, tatlıyı acılığa çekmektedir. Acı, tatlı ile bir arada bulunur, bağdaşır mı? Acı tatlı;bu gözle görünmez. Basiret ehli, onları, akıbet penceresinden görmeyi bilir. Akıbeti gören göz, doğuyu görebilir. Ahiri gören göz ise gururdan, körlükten ibarettir.

Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir, fakat o şeker içinde zehir gizlidir. Aklı en üstün, anlayışı en keskin olan, kokudan anlar. Öbürüyse ancak dudağına, dişine değince fark eder. Şeytan “Yiyin” diye bağırır ama o adamın dudağı zehri, boğazına varmadan reddeder. Başka biri boğazına varınca anlar, bir başkası yer, bedenini berbat edince anlar. Zehir; diğer birisinde abdest bozarken yanış yapar; zaman, zaman ciğerini delen bir acı peyda eder.

Bir başkasında zehrin eseri; günler, aylar geçtikten sonra görünür. Diğer birisinde ise ölümden ve sur üfürüldükten sonra meydana çıkar. Eğer o kişiye mezarda mühlet verirlerse mutlaka mahşer günü azap ederler.

Her otun, her şekerin zamanede bir oluş müddeti vardır. Lalin, güneşin tesiriyle renk, parlaklık ve letafet elde etmesi için yılların geçmesi gerektir. Alelade otlar, iki ay içinde yetişir. Fakat kırmızı gül, ancak bir yılda yetişir gül verir. Yüce ve Ulu Tanrı, bunun için eceli, yani her şeyin müddetini En’am suresinde anlatmıştır. Bunu duydun ya; her kılın kulak kesilsin...

Bu duyduğun abıhayattır, afiyet olsun! Bu söze söz deme, abıhayat de. Bu sözü, eski harfler teninde yepyeni bir ruh olarak gör. Arkadaş; başka bir nükte daha duy. Bu nükte can gibi hem apaçık, meydandadır, hem gayet ince ve gizli. Bir yer olur ki bu yılan zehri, Tanrının tasarruflarıyla gayet tatlı ve lezzetli bir hale gelir. Bir yerde zehirdir, bir yerde ilaç... Bir yerde küfürdü, bir yerde tam layık ve yerinde. Orada cana zarar verir ama burada derman kesilir. Su koruk içinde ekşidir; fakat üzüme gelince tatlılaşır, güzelleşir. Sonra küpün içine girince acır, haram olur...Sirke olunca ne güzel katıktır!

Veli, zehir yese bal olur, fakat talip yese aklı kararır zarara uğrar. Süleyman”Rabbi hebli” demiş, yani “”Benden başkasına bu saltanatı verme.” Yahut benden başkasına bu lütufta, bu ihsanda bulunma” diye niyaz etmiştir. Bu hasede benzer ama değildir.

La yenbağı nüktesini candan oku. Benden sonra bu saltanatı kimseye verme sırrını onun nekesliğinden bilme. Hatta o, saltanatta yüzlerce zarar ve tehlike gördü. Cihan saltanatı, kıldan kıla, baştanbaşa can kaygısından, baş korkusundan ibarettir. Baş korkusuyla can ve din korkusu... Bize bunun gibi bir imtihan daha olamaz.

Süleyman himmetli birisi gerektir ki bu yüz binlerce renkten, kokudan vazgeçsin. Kuvvet ve kudretiyle beraber o saltanatın dalgası Süleyman’ın bile nefesini tıkıyordu. Bu keder yüzünden üstüne toz, toprak konunca bütün cihan padişahlarına acıdı da. Şefaat edip”Bana verdiğin bu saltanatı, kemal sahibi olanlara da ver. Bu saltanatı, kerem edip kime verir, kime bağışlarsan Süleyman odur, o da benim.
O benden sonra kimseye verme hükmüne dahil değildir; benimledir. Hatta benimle ne demek? O kişi, davasız, nizasız benim” dedi.

MESNEVİ HİKAYE 15

KADININ FENDİ -2-

Bir Muhlis’in (Çelebi Hüsameddin’in) gönlü, o karı ve koca hikayesinin neticesini istemekte. Karıkoca hikayesi, bir masaldan ibaret. Fakat onu nefsinle aklının misali bil.

Bu kadınla erkek nefisle akıldır. İyi kişiye de mutlaka lazımdır, kötü kişiye de. Bu ikisi, toprak yurtta esir ve mahpusturlar. Gece gündüz savaşta macera içinde. Kadın durmadan evin ihtiyaçlarını ister, evin şerefini, yani eve lazım olan ekmeği, yüceliği, hürmeti diler durur.

Nefis, kadın gibi her işe bir çare bulmak üzere gah toprağa döşenir, tevazu gösterir; gah ululuk diler, yücelir. Aklınsa, bu düşüncelerden zaten haberi yoktur. Fikrinde Tanrı gamından başka bir şey yoktur.
Hikayenin içyüzü, bu tane ve tuzaktır, nefisle akıl arasındaki maceradır, fakat sen dış yüzünün tamamını dinle. Eğer yalnız manaya ait anlatış kifayet etseydi alem halkı, tamamı ile işten güçten kalır, alemin nizamı bozulur giderdi. Sevgi düşünce ve manadan ibaret olsaydı senin oruç ve namazının zahiri suretleri de kalmaz, yok olurdu. Dostların birbirine armağan sunmaları, dostluğa nazaran ancak görünüşe ait şeylerdir. Fakat bu suretle o armağanlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere şahadet eder. Çünkü, ey ulu kişi, zahiri iyilikler gizli sevgilere şahittir. Şahidin de bazen doğrucu, bazen yalancı olur.

Sarhoş bazen şaraptan olur, bazen da ayrandan! Ayran içen de kendisini sarhoş gösterebilir. Gürültü eder, sarhoş görünür. O murai de, kendisini muhabbet sarhoşu sansınlar diye oruçlu görünür, namaz kılar.

Surete ait işlerden meydana gelen şey bambaşkadır. Fakat gönülde gizli olan şeye alamettir. Ya Rabbi, duamızı kabul et, bize bu temyizi ver de o eğri, yalancı alameti,doğrusundan ayırt edelim.

Hiç, bu temyize nasıl malik olur? Tanrı nuru ile bakar, görürse o zaman bu temyizi elde eder. Eser olmasa bile sebep onu meydana çıkarır. Akrabalık gibi...Akrabalık sevgiyi bildirir. Fakat imam ve muktedası Tanrı nuru olan kişi, ne eserlere kul olur ne sebeplere. Sevgi gönülde şulelendikçe büyür, nihayet sevgi sahibi, eserden kurtulur. Sevgisini bildirmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü sevgi nurunu bütün kainata yaymıştır. Bu sözün tamamlanması için hayli tafsilat var ama sen ara. Gerçi mana, bu suretten zahir olmaktadır ama bir cihetten manaya yakındır, bir bakımdan manaya uzak!

Delalet hususunda mana ile suret, su ile ağaç gibidir. Mahiyetlerine bakarsan birbirlerinden tamamı ile uzaktırlar. Sen mahiyetleri de bırak, hususları da. O iki rızık arayan karıkocanın ahvalini anlat.

Arap dedi ki: “Ayrılıktan vazgeçtim. Hüküm senin. Kılıcı kından çek, emret. Ne dersen ben sana tabiim; emrin, ister iyi olsun, ister kötü... ona bakmam. Senin uğruna feda olayım; çünkü seni seviyorum. Sevgi; insanı kör eder, sağır yapar.” Kadın “Sahiden beni seviyor musun, yoksa hile ile sırrımı öğrenmek mi istiyorsun?” dedi.

Erkek dedi ki: “Gizli sırları bilen ve Adem Safi’yi yaratan Tanrı hakkı için (Seni seviyorum.) Tanrı, Adem’e üç arşın bir boy verdiği halde ruhlarda, levhlerde ne varsa hepsini gösterdi. Tanrı, ona ezelden ebede kadar ne varsa ve ne olacaksa, önceden ve “Allemelesma” sından ders verdi, öğretti. Bu suretle melekler, onun ders vermesine hayran oldular, kendilerinden geçtiler. Onun takdisiyle başka bir mukaddesliğe eriştiler. Adem’in yüzünden nail oldukları fütühata, göklerde bile erişememişlerdir.

Adem’in o pak ruhunun fezasına nispetle yedi gök sahası bile dardı. Peygamber “Tanrı; ben, yücelere, aşağılara yere, göğe, hatta arşa sığmam. Bunu, ey aziz, yakinen bil. Fakat şaşılacak şeydir ki inanan kişinin kalbine sığarım. Beni ararsan inanan gönüllerde ara buyurdu” dedi.

Tanrı dedi ki: “Ey haramdan, şüpheli şeylerden sakınan! Kullarımın arasına gir ki bu suretle beni görme cennetine erişesin.” Arş, bile o nuriyle, o genişliğiyle beraber Adem’ görünce yerinden kalktı. Arşın sonsuz bir büyüklüğü var, fakat manaya karşı suret nedir ki? Her melek diyordu ki: Bizim bundan önce yeryüzüyle üfletimiz vardı. Hizmet ve ibadet tohumunu yere ekiyorduk.

Yere olan bu meylimize, bu alakamıza da şaşmaktaydık. Gökten yaratıldığımız halde yeryüzüne bu alakamız nedir? Biz nurlarız, karanlıklarla ülfetimiz neden? Nur zulmetlerle yaşayabilir mi? Ey Adem! O ülfet, senin kokundanmış. Çünkü cisminin nesci yeryüzü. Topraktan olan cismini yeryüzünde dokudular; pak nurunu burada buldular. Şimdi canımızın ruhundan bulduğu ülfet, bundan önce cisminin yoğrulduğu topraktan parlıyordu. Yeryüzündeydik ama yerden gafildik, orada gömülü olan defineden haberimiz yoktu. Tanrı da bize oradan göklere sefer etmeyi emredince, bu yurt değiştirme, acı geldi. O yüzden Tanrıya deliller getirerek “Ey Tanrı! Bizim yerimize kim gelecek? Bu tesbih ve tehlinin nurunu, dedikoduya satıyorsun” dedik.

Tanrı hükmü, bize rahmet yaygısını döşedi:”Açıkça istediğinizi söyleyin. Tek evlatların babalarına söyledikleri gibi ağzınıza ne gelirse çekinmeden deyin. Çünkü bu sözler, yaraşmasa bile rahmetim, gazabımdan artıktır.

Ey melek! Bunu meydana çıkarmak için gönlünüze şüpheler salmaktayım; Sen söyleyesin; ben darılmayayım, gazaplanmayayım. Bu suretle de benim hilmimi inkar eden ağız açamasın.

Her nefeste bizim hilmimizden yüzlerce baba yüzlerce ana doğar, yokluğa dalıp mahvolur. O babaların, o anaların hilmi, şefkati, bizim hilim ve şefkat denizimizin köpüğüdür. Köpük gider gelir ama deniz bakidir dedi.” Hayır, ne dedim? O inciye karşı bu sedef, köpük değil, köpüğünün köpüğüdür. İşte o köpük hakkı için, o saf deniz hakkı için bu söz bir sınama, bir laf değil.

Sevgiden, vefadan, boyun büküp teslim olmadan ileri gelmiştir. Huzuruna varacağım Tanrı hakkı için. Bu hevesim, sence sınamadan ibaretse bu sınamamı sına. Sırrını saklama ki sırrım meydana çıksın. Elimden geleni; gücümün yettiğini buyur! Gönlündekini benden gizleme de benim gönlümdeki de ortaya çıksın bu suretle ne yapabileceksem kabul edeyim. Fakat nasıl edeyim; elimde ne çare var? Bir bak hele, canım ne işe yarar ki?”

Kadın dedi ki:”Bir güneş doğmuş, bütün cihan ondan aydınlanmıştır. O tanrı vekili, Tanrı halifesidir. Bağdat şehri, onun yüzünden bahar gibidir. O padişaha ulaşabilirsen padişah olursun. Ne vakte kadar ikbal sahibi olmayanların yanına gidip duracaksın? İkbal sahiplerinin dostluğu kimya gibidir. Onların nazarına benzer kimya nerede?

Ahmed’in gözü Ebubekir’e o bir tasdik yüzünden sıddık olmuştur.” Kocası, “Ben padişah huzuruna nasıl kabul olunurum; bir bahanesiz onun yanına nasıl giderim? Buna bir münasebet, bir vesile gerek. Hiçbir sanat aletsiz meydana gelir mi?

Mecnun gibi ki, birisinden Leyla’nın bir parça hastalandığını duydu. Eyvah, dedi; bahanesiz nasıl gideyim? Gitmezsem, hatırını sormazsam ne hale gelirim? Keşke hazık bir hekim olaydım...O vakit Leyla’ya koşa, koşa giderdim.

Tanrı, bize “Ya Muhammed, gelin de” buyurdu da bu davet, utanmamızın giderilmesine sebep oldu. Gece kuşlarının gözleri ve kabiliyetleri olsaydı gündüzün uçup gezerler, dönüp dolaşırlardı” dedi.

Kadın cevap verdi: “Kerem sahibi padişah meydana girer, kendisini gösterirse aletsizlik, aletin ta kendisi, vesileden mahrum oluş, vesilenin aynı olur. Çünkü alet, vesile; davaya düşmektir, varlık alametidir. Asıl hüner aletsizliktedir, alçalmadadır."

Arap “Aletsiz nasıl alışveriş edeyim de aletsizliği elde edeyim? Müflisliğime de bir delil gerek ki padişah halime acısın. Sen, bana dedikodudan ve hileden başka bir şahit göster de o şen padişah merhamete gelsin. Çünkü sözden ve kötü hileden ibaret olan bu şahitlik o hakimler hakiminin yanında mecruhtur. Müflisin şahidi doğruluk olmalı ki nuru, söylemeden parıldasın (halini arzetmeden hali anlaşılan)” dedi.

Kadın dedi ki: “Doğruluk varlığından tamamı ile çıkıp arınarak, isteğini terk etmendir. Testimizde yağmur suyu var. Malın, mülkün, sermayen bundan ibaret. Bu su testisini al, git; padişahlar padişahın huzuruna var, armağan götür. De ki: Bizim bundan başka hiçbir malımız, mülkümüz yok. Çölde de bundan iyi su hiç yoktur. Padişahın hazinesi ağır elbiselerle doluysa da bunun gibi suyu yoktur. Bu su az bulunur.

O testi nedir? Bizim mezar gibi cismimiz, içinde de bizim acı ve hislerimizin suyu var. Ey Tanrı! “Tanrı, cennet karşılığına iman edenlerin canlarını, mallarını satın aldı” ayetindeki fazıl ve kereminden bizim bu küpümüzü, bu testimizi kabul et! Bu beş duygudan meydana gelme beş lüleli testideki suyu her türlü murdar şeylerden, her çeşit pisliklerden temiz tut. Bu suretle şu testinin denize bir menfezi olsunda testim deniz huyuyla huylansın.

Armağanı padişaha tertemiz götürünce onu görür, anlamak ister. Ondan sonra da artık testinin suyu nihayetsiz bir dereceye gelir. Testinin suyundan yüzlerce dünya dolar. Lüleleri kapa, testiyi de küpten doldur.

Tanrı” Gözlerinizi heva ve hevesten yumun” buyurdu. Arap, kimin böyle bir hediyesi var? Hakikaten bu armağan, öyle bir padişaha layık diye gururlanmaktaydı. Kadın da bilmiyordu ki, orada yol üzerinde şeker gibi Dicle akıp durmakta. Şehrin ortasından gemilerle, balık ağlarıyla dolu, deniz gibi akıp gitmekte. Padişahın huzuruna var da şevketi, azameti gör; altından nehirler akan bahçeler diye övülen yerlere bak! O saffet denizine nispetle bizim, anlayışlarımız bir katradan ibarettir.

Arap, evet, dedi. Testinin ağzını kapa, hakikaten armağan, bize faydalı. Keçeye sar sarmala. Padişah, orucunu armağanla açsın. Çünkü dünyada bunun gibi su yoktur. Bu halis şarap, zevk ve sefa kaynağı! Çünkü onlar acı tuzlu suları içmekten daima hastadırlar, yarı kör olmuşlardır. Durağı, yatağı acı subaşı olan kuş; saf berrak suyu ne bilsin? Yurdun acı su kaynağı; Şatt’ı, Ceyhun’u nereden bileceksin?

Ey şu fani konaktan kurtulmayan! Sen yokluğu, sarhoşluğu ve neşeyi ne bilirsin ki! Bilsen bile babandan, atandan nakil ve rivayet yoluyla bilirsin.
Senin yanında bu adlar ebced gibidir. Ebced, hevvez. Bunlar, bütün çocuklara apaçık ve meydandadır, fakat manası yok. Hulasa, Arap testiyi alıp yola düştü. Gece, gündüz onu taşımaktaydı. Testiye bir ziyan gelecek diye korkusundan titreyerek çölden ta... şehre kadar götürdü.

Kadın da evde seccadesini yaymış, namaz kılıp dua etmekte; “Suyumuzu, bayağı kişilerden koru...Ya Rabbi, bu inciyi o denize ulaştır. Her ne kadar kocam uyanıktır, hünerlidir ama incinin binlerce düşmanı olur.Cevher dediğin de nedir ki... Bu su Kevser suyudur. İncinin aslı, bunun bir katrasıdır” diyordu.

Kadının ağlayıp yalvarması; erkeğin derdi ve ağır yükü bereketiyle, Arap, testiyi hırsızlara kaptırmadan, taşla kırdırmadan durup dinlenmeksizin ta Hilafet Şehrine kadar götürdü. Orada bir tapu gördü ki nimetlerle dolu.

Haceti olanlar oraya tuzaklarını yaymışlar? Zaman, zaman her tarafta bir haceti olan o tapudan ihsana nail olmuş, hil’atler elde etmiş. O kapı; kafire, Müslüman’a, güzele, çirkine güneş gibi! Bir bölük halk gördü, huzurda bezenmiş duruyor. Bir bölük halk gördü ayakta, hizmet bekliyor. Süleyman’dan karıncaya kadar herkes, içinde... Hepsi sur üfürülmüş te dirilmiş canlar gibi. Görünüşe aldananlar, cevherlere gark olmuşlar... İç yüzüne ehemmiyet verenler, mana denizini bulmuşlar. Himmetsizler, himmete erişmiş... Himmet sahipleri nimete erişmiş!

Kapıdan ses gelmekteydi: Ey istekli, gel! Cömertlik, yoksul gibi, yoksullara muhtaçtır. Cilalı ve tozsuz ayna arayan güzeller gibi cömertlik de yoksul ve zayıf kişileri arar. Güzellerin yüzü ayna ile güzelleşir. Onlar aynaya bakıp bezenirler. İhsan ve keremin yüzü de yoksula bakmakla görünür. Bundan dolayı H “Vedduha” suresinde “ Ey Muhammed, yoksula bağırma” buyurdu. Mademki yoksul, cömertliğin aynasıdır, iyi bil ki ağızdan çıkan nefes aynayı buğulandırır. Tanrının bir çeşit cömertliği, yoksulları meydana çıkarır, bir başka cömertliği de onlara bol ,bol ihsanda bulunur. Şu halde yoksullar, Tanrı cömertliği aynalarıdır. Hak ile Hak olan ve varlıktan tamamı ile geçen hakiki yoksullarsa mutlak nur olmuşlardır.

Bu iki çeşit yoksuldan başkaları(yani varlığı olmayanlarla varlıktan geçenlerden başkaları) esasen ölüdür. Bu çeşit adam bu kapıda değildir, perdedeki, nakıştan, suretten ibarettir.
O kişi, yoksulun resmidir, canı yoktur, ekmek yemez. Köpek resmine kemik atma. O, Tanrı fakiri değil, lokma fakiridir. Ölü resmin önüne yemek tabağını koyma. Ekmek yoksulu, karada balıktır. Şekli balık şeklidir ama denizden ürküp kaçar. O evde beslenen kuştur, havada uçan Simurg değil. Nefis şeyler yiyip içer, gıdası Hak’tan değildir. Yemek, içmek için Tanrı aşığıdır; cam güzelliğe aşık değildir. Tanrının zatına aşık olduğunu vehmetse bile sevdiği zat değildir; vehmi, esma ve sıfatın verdiği vehimdir. Vehim; vasıflardan, hadlerden doğar.

Hak ise doğmamıştır, doğurmaz. Kendi tasvir ettiği şeye, kendi vehmine aşık olan kişi, nereden nimet ve ihsan sahibi Tanrı aşıklarından olacak? O vehme aşık olan, doğrucuysa mecazi sevgisi, kendisini nihayet hakikate çeker, götürür.
Bu sözü iyice anlatmak, açmak lazım; fakat eski düşüncelilerden, onların köhne anlayışlarından korkuyorum. Kısa görüşlü köhne anlayışlar, fikre yüz türlü kötü hayaller getirirler. Herkesin doğru işitmeye kudreti yoktur. Her kuşcağız, bir inciri bütün olarak yutamaz. Hele ölmüş, çürümüş, hayallere dalmış kör bir kuş olursa... Balık resmine ister deniz olmuş, ister toprak. Kara yüzlüye ha sabun, ha kara boya! Kağıda gamlı bir adam resmi yaparsan o resmin ne gamla alışverişi vardır, ne neşeyle. Resim, görünüşte gamlıdır ama, kendisi gamla alakasızdır.

Görünüşte gülen bir resmin de neşeyle münasebeti yoktur. Gönülde bir haletten başka bir şey olmayan dünya gamı dünya neşesi; hakiki neşeye hakiki gama nispetle resimden ibarettir. Resmin gamlı bir surette görünüşü, o resim yüzünden mananın doğrulması, hakiki gamı anlaman içindir. Bu hamamlardaki resimler camekanın dışından bakılırsa elbiseler gibidir; cansız, hareketsiz durup durmaktadırlar Sen ancak dışardan elbiseleri görürsün. Elbiseni çıkar, soyun da bir içeriye gir arkadaş!

Çünkü elbiseyle içeriye yol yoktur. Ten elbiseden, elbise de tenden haberdar değildir. O bedevi Arap uzak çöllerden Hilafet Şehrinin kapısına vardı. Kapıcılar, bedeviyi karşılayıp üstüne lütuf gülsuyunu serptiler. Bedevi söylemeden ihtiyacını, dileğini anladılar. Zaten onların işi istetmeden ihsan etmekti.

Ona “Ey Arab’ın en asili, en yücesi! Hangi diyardansın, yol yorgunluğuyla nasılsın?” dediler. Bedevi dedi ki: “Eğer bana yüz verirseniz asilim, yüceyim. Fakat ardınıza atar mühimsemezseniz ne asaletim var ne yüzüm! Ey yüzlerinde ululuk nişanesi olanlar, ey şevketleri Caferi altından daha hoş kişiler! Sizi bir kerecik görmek, sizinle bir kerecik buluşmak, yüzlerce kişileri görmeye, yüzlerce güzellerle buluşmaya bedeldir. Sizi görmek için mal, mülk, servet... hepsi feda olsun!

Ey Tanrı nuruyla bakanlar, bu dereceye erişmiş olanlar, padişahlar padişahının ahlakıyla ahlaklanmış kişiler! Kimya gibi olan bakışı nızla bakıra benzer insanlara bakar, onları altın haline getirirsiniz. Ben garibim, padişahın lütfunu umarak çöllerden geldim. Onun lutfunun kokusu çölleri tuttu, kum zerrelerini kapladı, o zerreler bile lütfiyle canlandı.

Buralara kadar paraya kavuşmak için gelmiştim, fakat ulaşınca sizin yüzünüzden sarhoş oldum. Birisi, ekmek almak için ekmekçi dükkanına koştu, fakat ekmekçinin güzelliğini görünce canını verdi. Birisi, gezip eğlenmek üzere gül bahçesine gitti, bahçıvanın yüzü teferrüç yeri oldu. Kuyudan su çekerken Yusuf’un yüzünden abıhayat içen bedevi gibi.

Musa ateş elde etmek için gitti., öyle bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti. İsa düşmanlardan kurtulmak için kaçtı. O kaçış, onu dördüncü kat göğe kadar çıkardı. Buğday başağı, Ademin tuzağı oldu da bu suretle varlığı, insanlara başak oldu; bütün insanlar ondan var oldu. Doğan kuşu, karnını doyurmak üzere tuzağa tutulur, fakat bu yüzden devlet ve kuvvet bulur, padişahın kolu, durağı olur. Çocuk, babası lutfedecek, kendisine kuş alacak ümidiyle, fakat hakikatte hüner sahibi olmak için mektebe gider.

Mektepten çıkınca yücelir, en yüksek mevkiye sahip olur. Hocaya aylık verirken alemi aydınlatan bir bedir haline gelir. Abbas, kin güderek eski dinin öcünü almak ve Ahmed’i ortadan kaldırmak üzere harp etmeye gelmişti. Öyle olduğu halde o ve evlatları, hilafet makamında kıyamete dek dine arka oldular, o makama şeref verdiler.

Ben bu kapıya bir şey dilemek için geldim; daha dehlizde baş köşe oldum, yüceldim. Ekmek ümidiyle armağan olarak su getirdim; ekmek kokusu, beni ta cennetin baş köşesine kadar çekti, götürdü. Ekmek, bir Adem’i cennetten sürdürdü; beni ise cennetliklerle kaynaştırdı. Melek gibi sudan da vazgeçtim, ekmekten de. Bu kapıda gök gibi ihtiyarsız dönmekteyim. Aşıklarının cisimlerinin, aşıkların canlarının dönmesinden başka dünyada garezsiz bir dönüş yoktur. Her şey bir maksatla hareket eder, her şey bir maksatla dönüp dolaşır.”

Kül aşığı olanlar, bu cüz’e müştak olmazlar, Cüz’e müştak olan, külden mahrum kalır. Cüzü, cüze aşık olunca maşuku, çabucak küllüne gider, aşık ayrılığa düşer. Cüz’ü seven, maskaralaştı, başkalarına kul oldu. Denize düştü, boğulmak üzere; eline geçen ota yapışmakta. O zayıf maşuk, hakim değildir ki aşığın derdine derman olsun. Efendisinin işini mi görsün, kendi işini mi?

“Zina edersen hür kadınla et” sözü bu yüzden ata sözü olup kaldı.”Çalacaksan inci çal” sözü de neye meyledeceksen en iyisine meylet manasına geldi. Kul yani maşuk; efendisinin, Tanrısı’nın yanına gitti. Aşık ağlayıp inler bir halde kaldı. Gül kokusu, güle gitti; o, hor hakir kala kaldı.

Dirliğinden uzaklaştı... Çalışması zayi oldu. Çektiği eziyet hiçe gitti, ayağı yaralandı. Gölge avlayan avcıya benzedi. Hiç gölge ona sermaye olur mu? Adam kuşun gölgesini sımsıkı tutmuş. Kuş da ağacın dalında ona şaşmakta ve.” Bu akılsız adam neye seviniyor?” demekte... İşte sana batıl, işte sana çürümüş sebep!

Eğer cüzü külle muttasıldır, ayrılmaz dersen diken ye, gül isteme. Diken de gülden ayrılmaz. Cüz’ü kül’ ancak bir yüzden bağlıdır. Yoksa Tanrının peygamberleri göndermesi abes olurdu. Çünkü peygamberler, kulları Tanrıya ulaştırmak için gelmişlerdir. Herkes bir tenden ibaretse, Tanrı ile kul, kül ile cüz ise birbirine bağlıdır; kiki kime ulaştırırlar? Oğul bu sözün sonu yoktur. Gün sona erdi, hikayeyi tamamla!

Su testisini sunup tapuya hizmet ve tazim tohumunu ekti. Dedi ki:” Bu armağanı o sultana götürün, padişahtan murat isteyeni ihtiyaçtan kurtarın! Tatlı, lezzetli su...Yağmur sularından biriken gölden toplanmıştır. Testi de güzel, yepyeni.” Padişah kullarının bu söze gülecekleri geldi. Fakat o armağanı can gibi kabul ettiler. Çünkü basiret sahibi padişahın tabiatındaki lütuf, bütün saray erkanını da sirayet etmişti. Padişahların huyu halka da tesir eder.

Yeşil gök, yeryüzünü de yeşertir. Padişah bir havuza benzer. Maiyetini de lüleler gibi bil. Su, göllere lülelerden akar. Lülelerden akan suların hepsi, tertemiz bir havuzdan geldiği için her lüle, zevkli ve tatlı su akıtır. Eğer havuzdaki su tuzlu ve pis olursa her lüleden aynı su akar. Çünkü her lüle havuza muttasıldır.

Sen bu sözün manasına iyice dal, adamakıllı dikkat et, düşün! Yurdu olmayan padişahlar padişahı can da, bak, bütün bedene nasıl tesir etmiştir. Tabiatı, soyu sopu hoş aklın lutfu da, bak, bütün bedeni nasıl müeddep bir hale getiriyor. Kararı, sükunu olmayan şuh ve şen aşk da bütün bedeni nasıl cünuna sürüklüyor? Kevser gibi olan deniz suyunun letafeti yüzünden dibindeki ateş parçalarının hemen hepsi inci ve mücevherdir. Usta hangi hünerde tanınmışsa, hangi hünerle şehvet bulmuşsa çırağı da o hünerde ilerler ,o hünerde meşhur olur.

Usul ilmini bilen üstadın yanında zihni çevik, istidatlı talebe usul okur; Fakih üstadın yanında da usul okumaz, fıkıh tahsil eder. Nahiv üstadının talebesi nahiv üstadı olur. Hakikat yolunda mahvolan üstadın talebesi ise üstadının sayesinde padişahta mahvolur, yokluğa erişir.

Ölüm günü bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olanı da yokluk bilgisidir .

Bir nahiv alimi, gemiye binmişti. O kendini beğenmiş alim, yüzünü gemiciye dönüp, “Sen hiç nahiv okudun mu?” demişti. Gemici “hayır” deyince demişti ki : “Yarı ömrün hiçe gitti.”

Gemici bu söze kızdı, gönlü kırıldı. Fakat susup derhal cevap vermedi. Derken rüzgar gemiyi bir girdaba düşürdü. Gemici, o nahiv alimine bağırdı: “ Yüzmeyi bilir misin, söyle!” nahivci “Bilmem bende yüzgeçlik arama” deyince “Nahiv alimi, bütün ömrün hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdapta batacak.

İyi bil burada mahiv bilgisi lazım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahiv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal! Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri olursa nerede kurtulacak? Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırları denizi, seni başının üstüne kor.

Ey alim, sen halka eşek diyorsun ama şimdi sen, eşek gibi buz üstünde kalakaldın. İstersen dünyada zamanın allamesi ol, hele şimdicik dünyanın yokluğunu da gör, zamanın yokluğunu da!” dedi.

Nahivciyi, size yok olma nahvini öğretmek için hikaye arasında hikaye ettik. Fıkhı bilmeyi de yok olmada bulursun, nahvi tahsil etmeyi de, sarftaki değişiklikleri de, ey yüce sevgilim!

O su testisi bizim bilgilerimizdi; halife de Tanrı bilgisinin Diclesi. Biz dolu testileri Dicle’ye götürüyoruz. Böyle olduğu halde eşek olduğumuzu bilmezsek hakikaten eşeğiz! O Arap, bari o hususta mazurdu. Çünkü Dicle’yi bilmiyordu, çok uzaktaydı. Bizim gibi Dicle’den haberi olsaydı o testiyi alıp konaktan konağa kona göçe götürmezdi. Hatta Dicle’yi bilseydi o testiyi kırar, bu işten tamamı ile vazgeçerdi.

Halife, bunu görüp bedevinin ahvalini duyunca o testiyi altınla doldurdu, daha fazla da ihsanda bulunup. Hediyeler, hususi hil’atler verdi, bedeviyi yoksulluktan kurtardı.

O Ulu padişah, o ihsan dünyası, o adalet denizi, adamlarından birisine. “Bu altın dolu testiyi ona ver. Dönerken de onu Dicle yoluyla götür. Çöl yolundan buraya gelmiş. Halbuki Dicle yolu,

yurduna daha yakındır” dedi.

Bedevi, gemiye binip Dicle’yi görünce utancından iki büklüm olmaya, yere kapanmaya başladı. “Bu ihsan sahibi cömert padişahın lutfuna şaştım. Daha ziyade şaşılacak şey de şu ki, o suyu aldı. O cömertlik denizi öyle hor ve kalp armağanı nasıl oldu kabul etti?” diyordu.

Ey oğul! Bütün dünyayı, ağzına kadar ilmle, güzellikle dolu bir testi bil. Fakat bu ilim ve güzellik, fevkalade dolu olduğundan derisine sığamayan kişinin (zuhuru, zatının muktazası olan ve zuhur etmemesine imkan bulunmayan Tanrı’nın )Dicle’sinden bir katradır.

O gizli bir defineydi. Pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhar etti. Toprağı , göklerden daha parlak bir hale getirdi. Gizli bir hazineyken coştu; toprağı atlas giyen bir sultan haline soktu. O Bedevi, Tanrının Dicle’sinden bir katrayı görseydi hakikatte bir deniz olan o katranın önünde testisini atardı.

Onu görenler, daima kendilerinden geçmiş bir haldedirler. Bu yokluk halinde testilerini taşlayıp kırmışlardır. Ey himmet edip testiyi kıran! O testi, kırılmakla daha iyi yapılmış olur. Küp kırılır ama içindeki su dökülmez. Bu kırılmada yüzlerce sağlamlık vardır.

Küpün bütün parçaları oynamakta, hallenmektedir. Fakat Akl-ı Cüz’i, bunu imkansız görür. Bu halette ortada ne testi görünür, ne su. Bunu iyice gör, doğrusunu Tanrı daha iyi bilir. Mana kapısını döversen açarlar. Fikir kanadını terket ki seni iri bir doğan haline getirsinler.

Fikir kanadı, çamurlara bulanmıştır, ağırdır. Sen toprak yemeğe alışmışsın; onun için toprak, sana can gibi geliyor. Ekmek et... Bunlar topraktır, bunları daha az ye de toprak gibi yeryüzünde kalma. Acıkınca kızgın geçimsiz, aslı kötü bir köpek oluyorsun. Karnın doyunca murdarlaşıyor, ayak üstünde duran ve hiçbir şeyden haberi olmayan bir duvar kesiliyorsun.

Şu halde sen bir zaman pis, murdar bir hale geliyor, bir zaman köpekleşiyorsun. Aslanların yolunda nasıl yürüyebilecek, nasıl koşup seğirteceksin? Sana avlanmakta yarayan ancak köpektir. Bunu böyle bil de köpeğe daha az miktarda kemik at. Çünkü köpeğin karnı doyarsa daha ziyade serkeşleşir. Bu serkeşlikle ava istediğin gibi gider mi?

O Bedeviyi, oraya yoksulluk çekiyordu. Nihayet o kapıyı, o devleti gördü. O penahı olmayan yoksula padişahın ihsanını hikaye etmiştik. Aşık, aşk diyarında ne söylerse söylesin, ağzından aşk kokusu duyulur. Fıkıhtan bahsetse ağzından hep yokluğa ait sözler çıkar; o sözlerden yokluk kokusu gelir.

Küfre ait bahis açsa o bahsinde din kokusu vardır. Şüpheye dair söz söylese sözleri, yakıni anlatmış olur. Eğri söylese doğru görünür. O ne güzel eğridir ki doğruyu süsler. Doğruluk denizinden zuhur eden o eğri köpük, feridir. Saf asıl, o fer’i de saflıkla bezemiştir.

O köpüğü saf ve makbul bil. Sevgilinin dudağından çıkan azarlayış say. Aşığın, pek de istemediği o azar, sevgilinin yüzünün hatırı için hoş görülür. Şekeri ekmek şekline sokar, pişirirsen tadınca yine onda şeker lezzeti vardır, ekmek lezzeti bulunmaz.

Bir mümin, altından yapılmış bir put bulsa hiç onu Şamanlara bırakır mı? Bırakmadıktan başka alır, ateşe atar. Onun ariyet şeklini bu suretle eritip bozar. Altında put şekli kalmaz. Çünkü suret, ibadete manidir, yol vurucudur.

O putun hakikati, yani altın; Tanrının bir ihsanıdır. Sonradan put şekline sokulmuştur. Altın, Tanrı ihsanı olup altınlık nasıl bu ihsan için ariyet put şeklide altın için arızi bir surettir. Bir pire için yepyeni kilimi yakma. Sineğin verdiği baş ağrısı yüzünden gününü zayi etme.

Surette kalırsan putperestsin. Her şeyin suretini bırak, manaya bak. Hacca gidersen hac yoldaşı ara. Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap. Onun şekline rengine bakma; azmine ve maksadına bak. Rengi kara bile olsa değil mi ki seninle aynı maksadı güdüyor, aynı senin rengindedir, sen ona beyaz de.

Bu hikaye parça buçuk söylendi (araya sözler karıştı, başka hikayeler girdi.) Aşıkların işi gibi başsız, ayaksız nakledildi. Fakat hakikatte başı yoktur, ezel gibi evveline evvel bulunmaz. Sonu da yok. Ebetle eş!

Hatta su gibidir; her katrası hem baştır, hem ayak. Hem de başsız, ayaksız koşup gider. Haşa, bu hikaye değil, kendine gel! Bizim ve senin bugünkü halimizdir, dikkat et! Kuvvet ve kudret sahibi olan sofilerin yanında geçmiş anılmaz.

Arap da biziz, testi de biziz, padişah da biziz, hepsi biziz. Ezelde mahrum olanlar, bunu anlamaktan mahrum kaldılar. Aklı erkek bil. Kadın da bu nefis ve tabiattır. Bu ikisi zulmete mensup ve münkirdirler; akıl ise ışıktır.

Şimdi dinle, asıl inkar neden meydana geldi, Şundan: küllün çeşit, çeşit cüzileri vardır. Bu küllün cüz’ü, cüzülerin külle nispeti gibi değildir (terkip kabul etmez); gülün cüz’ü olan gül kokusu gibi de değildir.(cüzülenmez. Bu cüz ve kül itibaridir).

Yeşilliğin letafeti güldeki güldeki letafetin (itibari olarak) cüz’ü olduğu gibi kumrunun sesi de (yine itibari olarak) bülbül nağmesinin bir cüz’üdür. Eğer bu husustaki müşkül şeyleri anlatmaya, onlara cevap vermeye koyulsam susamışlara ne vakit su vereceğim?

Eğer sen, burada müşkül vaziyete düştüysen sabret. Sabır, gamdan kurtulmak için anahtardır. Sakın, endişelerden sakın! Fikir aslan ve yaban eşeğidir, gönüller de ormanlıklar. Perhizler, ilaçların başıdır. Çünkü kaşınma, uyuzluğu arttırır. Perhiz, şüphe yok ki ilacın aslıdır. Düşüncelerden perhiz et de can kuvvetini gör!

Sen, kulak gibi bu sözlere kabiliyet kazan da sana altından küpe takayım. Küpe de ne? Altın madeni olursun Aya, Süreyya’ya kadar yükselirsin. Önce şunu duy ki bu muhtelif halkın canları da “elif”ten “ya” ya kadar olan harfler gibi muhteliftir.

Bir yüzden baştan ayağa kadar hepsi birse de yine muhtelif harflerde birbirlerine benzerlik yoktur. Harfler; bir yüzden birbirlerine zıt, bir yüzden birbirleriyle bir, bir yüzden faydasız ve alaydan ibaret, bir yüzden tamamı ile faydalı ve ciddidir.

Kıyamet günü her şeyin Tanrıya arz edileceği, Tanrı tarafından görülüp sorulacağı en büyük bir gündür. Kendisini göstermeyi süslenip bezenen kişi ister. O görünüş günü; Hindu gibi yüzü kapkara olan kişiye rüsvay olmak nöbetinin gelip çattığı gündür, Yüzü güneş gibi olmayan, ancak yüzünü peçe gibi örten geceyi ister.

Dikeninde bir gül yaprağı bile bulunmadığından baharlar onun sırlarına düşman kesilmiştir. Fakat bahar, baştan ayağa kadar gül ve süsen olana iki aydın gözdür. Manadan mahrum olan diken, gül bahçesiyle bir arada bulunabilmek için güz mevsimini ister güz mevsimini!

Çünkü güz, hem gülün öğünecek halini, hem dikenin ayıbını örter. Bu suretle sen de onun rengiyle bunun halini görmezsin. Şu halde güz, dikenin hayatıdır, baharıdır. Çünkü güzün ikisi de bir görünür. Ama bahçıvan, gülü güzün de görür. Bu bir kişinin görüşü yok mu? Yüzlerce cihanın görüşünden iyidir.

Zaten Cihan o bir kişiden ibarettir. Geri kalanlar, hep onun tabileridir, hep onun yüzünden geçinenlerdir. Onun için bütün güzel çiçekler “ Müjde, müjde; işte bahar gelmekte “ deyip dururlar; Çiçekler, akarsu zinciri gibi parlamak, meyveler, tomurcuklanmak için hep baharı isterler. Baharda çiçek dökülünce meyve baş gösterir. Ten de harap olunca can görünür.

Meyve manadır, çiçek onun sureti. O çiçek, müjdedir, meyve de nimeti! Çiçek döküldü mü meyve meydana çıkar. O kayboldu mu bu fazlasıyla görünür. Ekmek kırılıp yenmeyince kuvvet verir mi; salkımlar sıkılmadıkça şarap olur mu? Hileli, ilaçların arasında kırılıp ezilmedikçe ilaçlar, nereden sıhhati arttıracak?