13 Kasım 2013 Çarşamba

İzin Ver Olsun

İzin Ver Olsun – Mustafa Kartal
05/11/2013 Geliştirici: Sevinç Gürsözer
izinverolsunİZİN VERME SANATI “Ben ne isem oyum ve bu durumdan mutluyum. Sen kimsen, O sun. Belki benden farklısın. Ama bu da çok güzel.”

Kişi, İzin Verme Sanatındaki rolünü istemli olarak anlayıp uyguladığında, her şey kendisi için bir araya gelir. Çekim Yasası, kişi öyle olduğunu anlasa da, anlamasa da vardır ve değişmez. Her zaman karşılık verir ve her zaman düşünülen şeyle uyuşan kesin sonuçlar getirir. İzin Verme Sanatının dikkatli bir şekilde uygulanması, hislerin farkında olmayı ve düşüncelerin yönünü seçebilmeyi sağlar. Kişi bu yasayı anladığında ortaya çıkan durumu isteyerek mi, yoksa tesadüfen mi yarattığının farkına varır.

Sırasıyla Çekim Yasasını, sonra İstemli Oluşturma Bilimini ve en son İzin Verme Sanatını öğrenmek gerekir. Çünkü ilk ikisini anlamadan, İzin Verme Sanatı anlaşılamaz.

İzin Verme Sanatının özeti “Ben ne isem oyum ve bununla mutluyum ve keyifliyim. Ve sen kimsen, osun ve belki de benden farklısın ama bu da çok güzel”. Çünkü aramızdaki farklar dramatik ölçülerde bile olsa, ben, istediğim şeye odaklanabiliyorum. Olumsuz duygular yaşamıyorum. Çünkü bana huzursuzluk veren şeylere odaklanmayacak kadar bilinçliyim. İzin Verme Sanatını uygulayan birinin “Bu dünyaya herkesi, benim kendi doğrularımın peşinden sürüklemek için gelmedin” anlayışında olması gerekir. Bu yüzden İzin Verme Sanatı bu evrenin sürekliliği için esastır. Siz, sizin bakış açınızdan kendi büyümenize izin vermiyor olabilirsiniz. İzin vermediğiniz zaman kendinizi kötü hissedebilirsiniz. Aynı şekilde bir başkasına izin vermediğiniz zaman da kendinizi kötü hissedebilirsiniz.

Sizi rahatsız eden bir durum görüp, onu durdurmak ya da değiştirmek için hiçbir şey yapmamaya karar verdiğinizde, duruma hoşgörülü yaklaşmış olursunuz. Bu izin vermek disiplininden çok farklıdır. İzin vermek, olaylara bakmak için bir yol bulma sanatıdır. Aynı zamanda sizin bilinçaltınızla ilişkinize de izin verir. İzin vermek, zaman-mekan gerçekliğiniz içindeki verileri gözden geçirip iyi hissettiren şeylere odaklanmakla mümkündür. Duygusallık Rehberlik Sisteminizi, düşüncelerinizin yönünü belirlemenize yardımcı olması için kullanılır.

Başkalarının Düşüncelerinden Korunmalı Mıyım?

Bir şeyin size nasıl ulaştığını anlamazsanız, ondan korkarsınız. Siz düşüncelerinizle davet etmediğiniz sürece, başkalarının sizin deneyiminize gelemeyeceğini anlamazsınız, onların yaptıklarıyla ilgili endişeler duyabilirsiniz. Ancak siz düşüncelerinizle duygusallaşarak büyük beklentilere girmediğiniz sürece, hiçbir şeyin sizin deneyiminize gelemeyeceğini anlarsınız, istemediğiniz deneyimleri üzerinize çekmezsiniz.

Bu fiziksel dünyada, uyum içinde olduğunuz şeylerden, uyumsuzluk içinde olduğunuz başka şeylerden ve bir de ikisinin arasında, her şeyden biraz vardır. Ancak bu sürekli değişen bir şey olduğu için, siz buraya aynı fikirde olmadığınız şeyleri yıkmak ya da yok etmek için gelmediniz. Buraya gelme sebebiniz, ne istediğinizi her an, her gün, her yıl belirtmek ve düşüncenizin gücünü ona odaklamaktır. Özetle “Çekim Yasası” gücünün, onu size çekmesine izin vermektir.

Başkalarının Davranışlarına Karşı Savunmasız Değiliz

Kişilerin; diğerlerinin yaptıklarına izin vermemelerinin sebebi, Çekim Yasasını anlayamadıkları için istemedikleri deneyimlerin kendi yaşamlarına sıçrayabileceğine inanmalarıdır. Onlar istemedikleri tecrübeler yaşarken ya da başkalarının yaşadıklarını izlerken, hiç kimsenin bu tecrübeleri isteyerek yaşayamayacağını varsaydıkları için tehdidin gerçek olduğuna inanırlar. Eğer başkaları bunu yaşıyorsa, bu durumun kendi tecrübelerine de sıçramasından korkarlar. Çekim Yasası anlaşılmadığında kişi kendini çaresiz ve savunmasız hisseder. Dışarıya karşı duvarlar örer. O çaresizlikle karşı önlem alır. Ama hiçbir faydası olmaz. İstenmeyen olaylara karşı direnç, daha fazlasını deneyimlemesine neden olur.

Önemli olan dünyayı tüm çelişkilerden arındırmak değildir. Çünkü kurtulmak istediğiniz tüm çelişkiler, olup bitenin giderek büyümesine yol açar. Bunları bildiğiniz zaman, var olan sayısız çeşitliliğin ortasında, mutlu yaşam sürmenin mümkün olduğunu anlarsınız. Yalnızca Evrensel Yasaları anlayıp uyguladığınız zaman, deneyimleyebileceğiniz kişisel özgürlüğünüzü bulacaksınız.

İlk iki yasa anlaşılıp uygulanıncaya kadar, İzin Verme Sanatının anlaşılması ve uygulanması zordur. Çünkü başkalarının yaptıklarının ve söylediklerinin sizi etkilemesi gerekmediğini anlayana kadar, başkalarına izin vermeniz mümkün değildir. Çünkü benliğin özünden gelen duygu öyle güçlüdür ki, kendinizi korumak isteyeceğiniz için, insanların o duyguyu uyarmasına izin vermez, veremezsiniz.

Bu yasalar, daimidir. Hep var olacaklar. Bu yasalar, evrenseldir, her yerdedir. Öyle olduklarını bilseniz de, bilmeseniz de mutlaktırlar. Onların varlığını kabul etseniz de, etmeseniz de onlar mevcuttur. Ve siz bilseniz de bilmeseniz de, yaşamınızı etkilerler.

Başkalarına Hoşgörülü Davranmak, İzin Vermek Değildir

Bir başkasının olduğu ya da sunduğu şey, sizin için bir tehdit değildir. Çünkü sizin yaşamınızın kontrolü zaten sizin elinizdedir. “Ben neysem oyum ve başkalarının da oldukları insan olmalarına izin veriyorum” diyen İzin Verme Sanatı, istemediğiniz her türlü deneyimden ve onaylamadığınız her türlü deneyimlerin olumsuz tepkisinden uzaklaştıracak bir özgürlük sağlar.

“İzin veren olmak iyidir”, sözü genellikle çoğu kişi tarafından doğru anlaşılmaz. Çünkü izin vermek, hoşgörülü olmak demektir. “Siz, ne iseniz o olacaksınız yani sizin standartlarınıza göre uygun olan ne ise o olacaksınız ve hoşunuza gitmese de, herkesin ne istiyorsa o olmasına izin vereceksiniz” anlamını taşır. Biraz mutsuz olsanız da, onlar için üzülseniz de, hatta kendiniz adınıza korksanız da ne olursa olsun, kişilerin olmak istediği şeyi olmalarına hoşgörü göstererek izin vereceksiniz.

Sadece hoşgörü gösterdiğinizde, izin veriyor sayılmazsınız. İkisi birbirinden çok farklıdır. Hoşgörü gösteren bir kişi olumsuz duygular yaşar. İzin veren isen, olumsuz duygu hissetmez. Buradaki özgürlük, olumsuz duygu yaşamamaktır, bu yüzden de arada büyük bir fark vardır. Olumsuz duygular içersindeyken özgürlüğü deneyimleyemezsiniz.

Hoşgörü, başkaları için avantaj gibi görünebilir. Çünkü siz onları yapmak istedikleri şeyden alıkoymazsınız. Ancak hoşgörü, sizin için bir avantaj değildir. Çünkü siz hoşgörülü olurken, hala olumsuz duygular hissedersiniz ve dolayısıyla olumsuz bir duyguyla çekersiniz. İzin veren olduğunuzda, bu istenmeyen şeyleri deneyiminize çekmez ve mutlak özgürlüğün ve mutluluğun tadını çıkarırsınız.

Sorunları mı Gözlemliyorum? Çözüm mü Arıyorum?

Kişinin gözlem alanına sorun yaşayan kişiler giriyorsa, sorunlu olan kişilere bakmak veya onları görmemezlikten gelmek yerine eğer onlara yardımcı olmak istiyorsanız, gözünüzü derde değil, yardıma dikmeniz gereklidir. Çözüm aradığınız zaman, olumlu duygu hissedersiniz ama soruna baktığınız zaman, olumsuz duygulara takılırsınız.

Başkalarının ne olmak istediğini gördüğünüzde ve sözleriniz ya da düşünceleriniz aracılığıyla onlara sahip olmak istedikleri şeye doğru yönlendirdiğinizde onlara büyük yardımınız dokunabilir. Ama yoksulluk ya da hastalık içinde kıvranan birini gördüğünüzde ve o istemediği şey hakkında ona acıdığınızda ya da sempati duyduğunuzda, siz de aynı olumsuz duyguyu hissedersiniz. O anda bu duruma olumsuz katkı sağlarsınız. Başkalarıyla, istemediklerini bildiğiniz şeyler hakkında konuştuğunuz zaman, onların istemedikleri şeyleri daha fazla yaratmalarına ve üzerlerine çekmelerine yardımcı olursunuz. Çünkü istenmeyen şeyleri çeken titreşimleri harekete geçirirsiniz.

Hastalıkla savaşan arkadaşlarınız varsa, onların iyi olduklarını hayal edin. Çünkü onların hastalıklarına odaklandığınızda, sizde kendinizi kötü hissedersiniz. Düşüncelerinizi iyileşme olasılıklarına yoğunlaştırdığınızda, mutlu olursunuz. Onların iyiliklerine odaklanarak, onların iyi olduklarına hayal ederek arkadaşınızın iyileşmesine katkıda bulunabilirsiniz. Elbette arkadaşlarınız iyileşmek yerine, hastalıklarına odaklanabilir ve hasta kalabilirler. Eğer arkadaşlarınızın, sizin içinizde olumsuz duygular uyandıracak şekilde sizi etkilemesine izin verirseniz, onların, istenmeyene karşı gösterdikleri etki, daha fazla güçlenir.

İzin Verme Sanatını Yaşıyorum

Kişinin, kendi yaşam deneyiminde alması gereken derin mesajın öğrenildiği yer, İzin Vermek sürecidir. Bu süreç öğrenirken aynı zamanda öğreten bir zaman dilimidir. Ama siz öğretmeye başlamadan önce, öğrenmelisiniz. Genelde bu konuda şöyle düşünceler dile getirilir: “Birisi benim hoşlanmadığım şeyler yapıyor; bu durumda onun istediğim bir şey yapmasını nasıl sağlayabilirim?”

Burada tam olarak anlaşılması gereken şudur: Tüm dünyanın aynı şeyi ya da sizin sevdiğiniz şeyi yapmasını sağlamaya çalışmaktansa, kendinizi, herkesin istediği gibi olma, yapma ya da istediğine sahip olma hakkına izin veren bir pozisyona sokmanız çok daha akıllıca olacaktır. Bu durumda siz, düşüncelerimizin gücüyle, yalnızca sizinle uyumlu olan şeyleri çekersiniz.

İzin Verme Sanatı, Sağlığımı Nasıl Etkiler?

“Gelecekte sağlıklı bir bedene sahip olacağınızı hayal ederek, şu andaki durumunuzun iyileşmesini sağlayabilirsiniz”

İstediğiniz bir şey konusunda bir karar verdiğiniz zaman, İstemli Oluşturma İşleminin yarısını başardınız demektir. Bu durumda istediğiniz şeye düşüncenizi duyguyla birlikte yönlendirmiş olursunuz. İstemli Oluşturma denkleminin diğer yarısı ise izin vermektir. “İstiyorum ve izin veriyorum, dolayısıyla oluşuyor” dediğinizde, istediğiniz her ne ise onun oluşumunu hızlandırmış olursunuz. Ona direnmeyerek, onu başka düşüncelerle kendinizden uzaklaştırmayarak, size gelmesine izin veriyorsunuz.

İzin verme evresindeyken, olumsuz duygu hissetmemeye dikkat etmelisiniz. Dolayısıyla bir şeye sahip olma niyetini ortaya koyup onunla ilgili olumlu duygular hissettiğinizde, ona izin verme evresine geçer, sonra da ona sahip olursunuz.

Hastalık yerine sağlığa sahip olmak için, sağlık konusunu fazla düşünmemelisiniz. Bedeniniz hastalandığında, hastalığı fark etmek kolaydır. Oysa ki şu anda olanın ötesine bakmak için istek, dikkat ve arzu gerektirir. Gelecekte sağlıklı bir bedene sahip olacağınızı hayal ederek ya da eskiden sağlıklı olduğunuz zamanları hatırlayarak o andaki düşüncenizi, arzunuzla uyumlu hale getirebilirsiniz ve sonra da durumunuzun iyileşmesine izin verebilirsiniz. Önemli olan daha iyi hissettirecek düşüncelere ulaşmaktır.

Hiçbir Zaman Bitmeyecek Bir Yolculuk

“Olumsuz gelişmelerin sebebi, geçmişte düşündüklerinizin şu andaki istediklerinizle uyuşmamasındandır“

İzin Verme Sanatını anlamak ve izin veren kişi olmak için niyet etmek işin özüdür. Anlaşılması gereken bir başka şeyde bu yolculuğun hiç bitmeyecek oluşunun, varılacak son bir noktanın olmayacağının ve son sözün hiçbir zaman söylenemeyeceğinin bilinmesidir. Ama aynı zamanda her zaman şimdiki anda olduğunuzun bilincinde olmalısınız. Herkes içinde bulunduğu evrenin nasıl işlediğini ve yasalarını anlamayı merak eder. Yaşamın nasıl geliştiğini ve kaderin nasıl oluştuğunu bilmek ister. Bu yüzden üzerinize doğru yürüyen kişilerin size nasıl ve neden geldiklerini anlamak istersiniz. Böylece üzerinize yürüyen kişilerin tacizlerine karşı kendinizi savunmasız ya da kurban gibi hissetmezsiniz.

İki farklı zaman diliminin tam ortasında olduğunuzu anlamalısınız. Bu iki zaman, daha önce yarattığınız dünya ve şimdi daha net anlayarak yaratma sürecinde olduğunuz dünyadır. Deneyiminizde olan bazı durumların olumsuz gelişmesinin sebebi, geçmişte düşünerek şekillendirdiklerinizin şu anda isteklerinizle pek uyuşmamasındandır. Bu yüzden, siz bu geçiş evresindeyken huzursuzluk hissedersiniz. Ama ne istediğiniz konusunda daha kararlı oldukça, kendinizi daha huzurlu hissetmeye başlayacaksınız. Geçmişte yarattığınız kargaşanın büyük kısmı artık yaşamınızdan uzaklaşacak.

Olumlu duygu oluşturmak için yaptığınız, düşündüğünüz ya da söylediğiniz şeylere odaklandığınızda, kendinize izin vermiş olursunuz. Bir başkasının deneyimini izlerken olumlu duygu konumunda olduğunuzda da, başkalarına izin veriyor olursunuz. Aynı şekilde, kendinizle ilgili olumsuz bir duygu hissettiğinizde kendinize izin verme konumunda olamadığınızı bilmelisiniz.

İzin veren olmak için, olumlu duygu oluşturma konusunda pratik kazanmanız gerekir. Yani dikkatinizi verdiğiniz şeyleri kontrol edebilmelisiniz. Bu, her şeyi belli bir formata uygun olarak takip edeceğiniz anlamına gelmez. Herkesin ve her şeyin sizin olmalarını istediğiniz şekilde olmaları anlamına da gelmez. Sonsuz olasılıklar içinde gözlem alanınıza giren her şeyden, sadece sizinle uyum içersinde olanları kendinize çekebilirsiniz, anlamına gelir. Bu durumda diğer olasılıklar sizin tarafınızdan tetiklenmediği için size çekilmez ve dolayısıyla size gelmezler. Gördüğünüz gibi bu izin vermektir.

İzin Verme, tüm yaşamınızın en görkemli evresidir. Bir kere izin veren olmayı başardığınızda, dengenizi bozacak ve sizi üzecek hiçbir olumsuz duygu yaşamayacağınız için, hep yükseleceksiniz. Burada adımlar asla geri gitmez. Siz sonsuza dek, görkemli bir şekilde ileri ve yukarı ilerlersiniz.

Mustafa Kartal

İzin Ver Olsun (Ray Yayıncılık)

OSMANLILIK GERİ Mİ GELİYOR?

“Osmanlılık” akımı aynı şekilde türk Tarihinin Osmanlı imparatorluğu döneminde saptırılma ve unutulmaya bırakılma tarzında da büyük bir etkiye sahip oldu. İmparatorluk, Anadolu ve Rumeli’den müslüman türkler ve hristiyanlar, kendi türk yapılarını az çok unutmuş unsurlar ve türk-olmayan unsurlardan oluşmuştu. Osmanlı Devletinin politikası, İslamiyet ilkesine yeni bir ulusal oluşum olarak tanıtmayı istediği Osmanlılığı ekleyerek, İmparatorluğun sunduğu tuhaf durumu ve bunun bileşiminden kaynaklanan homojen yapı eksikliğini iyileştirmeyi amaçlıyordu. İşte bu sebeple “Türk” terimi neredeyse tamamen tarih kitaplarından kayboldu, aynı şekilde, Devletin en yüksek görevlerini türk-olmayan unsurlara tahsis etmek de giderek bir gelenek haline geliyordu. Gerçekten de, yaklaşık bir yüzyıl süren bu akımın sonunda, Saray ve çevresinden oluşan bir ulus örneği, ulus minyatürü ortaya çıktı –ve bu örnek, bu tür bir tecrübenin ruhtan ve idealden yoksun bir halkı tehlikeye attığını kanıtladı.
Osmanlı hanedanlığı, islamiyetten önceki Türklerin varlığını unutulmaya mahkum etmeyi istediği gibi, kendisinden önce bir türk Devleti ya da ulusundan söz edilmesine de katlanamıyordu. Bu akım, özellikle Tanzimattan sonra, Devlet adamları ve osmanlı entelektüelleri tarafından öyle çok aşırıya götürüldü ki, büyük bir vatansever olarak görülen tarihçi ve şair Namik Kemal şöyle yazmakta tereddüt etmemişti:

“Bizler bu Osmanlı kabilesinin ihtişamlı torunlarıyız –ki bir kabileden dünyanın muzaffer bir Devletini yarattılar. “

Tıpkı sayısız diğerleri gibi Namık Kemal bu dizelerde, abartılı bir üslupla, Osmanlı ismini alan yeni türk İmparatorluğunun bir kabilenin ve bir ailenin kalıntılarının eseri olduğunu tekrarlıyordu ve bir türk ulusunun varlığını, Osmanlı hanedanlığından çok önce kökleri Anadolu ve Rumeli’ye dayanan bu büyük türk ırkının varlığını yadsıyordu. Şimdilik çok daha eskilere dayanan tarihle ilgilenmeyelim. Anadolu’nun bir uçtan diğerine, bu denli kısa bir sürede yapılmaları hayret uyandıran parlak Selçuklu uygarlığının muhteşem anıtlarıyla süslendiğini düşündüğünüzde; ve yüzyıllar boyu, tam da İstanbul’un surlarında başlayıp ve Orta Avrupanın sınırlarına kadar uzanan istilaları, ayrıca bunların yarattığı ard arda Devletleri ve uygarlıkları düşündüğünüzde, her seferinde milyonlarca insanın, Hun, Avar, hazar, Bulgar, Magyar, Peçenek, Oğuz ve Kuman türklerinin yardımıyla gerçekleşmişti, yeni büyük İmparatorluğun ünlü osmanlı efsanesi “450 çadırdan” doğduğuna dair gülünç iddianın, İmparatorluğun kökenine dair, Devlet tarafından benimsenen resmi bir versiyonu olarak sınıfların resmi kitaplarına sunulabilmesine yol açan cehaletin derinliği ve aptalca bir körleşmeye karşı hayrete düşmekteyiz. Bizim kendi kuşağımız Monarşinin son yirmibeş yılı boyunca bu şaşırtıcı eğitim yönteminin şahidi ve konusu olmadı mı?
1918 Anayasasının ilan edilmesiyle birlikte, Osmanlılığın diğer bir deyişle osmanlı hanedanının çevresinde çeşitli unsurlardan oluşan bir Osmanlı ulusu yaratma ütopyası, gerçekleşmiş oluyordu. Gerçekten de Türkler ve türk-olmayan unsurlar, her biri kuşkusuz belirli bir bakış açısını izleyerek mutlakiyetin yıkılmasını, otuz yıllık bir sürgünden sonra Anayasnın geri dönüşünü ve tüm osmanlı unsurlarının temsil edileceği bir osmanlı meclisini biraz şaşkın bir memnuniyetle karşılamıştı. Hocalar ve rahipler birbiriyle kucaklaşıyor, Rum ve Ermeni patrikleri Şeyh ül-İslam ile birlikte uzun süre ayrılığın üzüntüsünü yaşamış ve birdenbire buluşan üç dostun manzarasını sunuyordu, öte yandan “komitacı” Türk, Rum, Bulgar, Ermeni, Arnavut ve Araplar da ortak bir ideali gerçekleştiren arkadaşlar gibi birbirini kutluyordu. Böylece bu manzara, “osmanlı ulusunu” gerçekleşen bir olgu kılıyordu. Osmanlılık politikası ve özellikle Tanzimattan sonra gelen Devlet adamları ve entelektüellerin çabaları dolayısıyla boşuna değildi. Anayasa, örneğin çeşitli unsurlar arasında karşılıklı sevgi ve bu unsurların ülke işlerinin yönetiminde buldukları memnuniyet gibi en sağlam temeller üzerinde osmanlılık yapısını yükseltmeye başlamıştı.
Fakat bu rüya kısa ömürlü oldu. Beş ay ancak geçmişti ki bu kutlamanın davetlileri bir rahatsızlıkla uyandı ve bu dönemde olup biten her şeyi ölçüsüz bir sarhoşluğun çılgınlıkları olarak gördü. Bunun üzerine, rahatsızlığını gidermek ve taze hava solumak için herkes osmanlılık zihniyetinin kristal sarayından kendini dışarı attı –ve bu da bir “elveda” demeden gerçekleşti.
Gazi Mustafa Kemal’in türk tarihini bulduğu durum işte budur.

FASİKÜL 1– SAYFA 1
Çeviri: Anita Tatlıer

PARADAN NE ANLAR DEMEYİN

PARADAN NE ANLAR DEMEYİN



Çocuklara erken yaşta parasını doğru harcama ve para kazanmanın önemi ile ilgili bilgi vermek ve doğru davranış kazandırmak, yetişkin yaşamında haklarını koruyabilmesine, paranın değerini bilmesine ve kendi dürtülerini kontrol edebilmesine yardımcı olmak demektir.

Para hepimiz için, karar verme, kendimizi yönetme, dürtülerimizi kontrol etme ve seçenekleri değerlendirme becerilerimizle ilgili bilgi veren bir araç olarak görülür. Çocuklarda ise para dediğimizde harçlıklar, bayram harçlıkları, kumbara gibi kavramlar çağrışım yapmakla birlikte, farklı demografik özelliklere sahip ortamlara da bağlı olarak çok para harcayan, hiç para harcamayan, para kavramını bilen veya geç öğrenen çocuklar vardır. Bu doğrultuda, çocuğa paranın ne olduğunu ve nasıl kullanıldığını öğretmek kişilik gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Çocuk-Ergen Psikoloğu Aynur Sayım, çocuklarda para kavramı hakkında önemli bilgiler veriyor.

Üç-dört yaşlarından itibaren çocuklara paranın ne olduğu ve ne işe yaradığı öğretilmeli

Uzman Psikolog Aynur Sayım, “Üç-dört yaşından itibaren çocuğa paranın ne olduğu, ne işe yaradığı anlatılmalı ve sonraki yaşlarda da paranın miktarı yavaş yavaş öğretilmelidir” diyor. İlkokul birinci sınıftan itibaren para alışverişi sırasındaki ilişkiyi yaşaması ve öğrenmesi açısından, önce günlük harçlıklarla başlayıp sonra iki günlük, üç günlük ve haftalık harçlık vererek elindeki parayı zamana yaymayı öğretmek gerektiğine vurgu yapan Sayım, “Aileyle birlikte çıkılan alışverişlerde çocuğa da sorumluluk vermek suretiyle elindeki parayı hesaplaması öğretilebilir” dedi. Ailelerin bu konuda kendi beklentisini oluşturması gerektiğini, çocuğun ihtiyacı olduğu miktarı belirlemelerini ve bu miktarın ne çok fazlasının ne de azının verilmesini dile getiren Sayım çocuğa ihtiyacından az harçlık vermek bazı davranış sorunlarına yol açabileceği gibi fazla harçlık da dürtülerini bekletmeyi, ertelemeyi öğrenememesine neden olabileceğini belirtti.

Çocuklara verilen harçlık kendilerine olan güveni arttırıyor

Verilen harçlığın, çocuğun kendine olan güvenini artıracağına, sorumluluk almayı öğrenmesine yardımcı olacağına, hesap yapma becerisini geliştirip elindeki parayı idare etme yeteneğini geliştireceğine, ihtiyaç belirlemesi ve planlama konusundaki önemine dikkat çeken Sayım, çocuğun başkalarının emeğine saygı göstermeyi öğreneceğini de vurguladı. “Çocuklar para biriktirmeye özendirilmelidir” diyen Sayım kumbara almanın para biriktirip hedef belirleme konusunda çocuğa yol göstereceğini belirtti.

Sürekli, “Param yok” şeklindeki söylemlerde bulunmayın

Anne ve babanın parayla ilgili tutumlarının ve yaklaşımlarının çocuğa model olacağı yönünde aileleri uyaran Sayım, çocuğun bir şey istemesi durumunda “Param yok” şeklindeki söylemler yerine “Şu an uygun değil. Paramızı diğer ihtiyaçlarımız için kullanacağız” gibi cevaplar vermeleri gerektiğini söyledi. Sayım, “Sürekli ‘Param yok’ diyen ailelerinin çocukları hem parayı doğru kullanmayı öğrenemiyor, hem de maddi durumlarıyla ilgili endişe yaşamaya başlıyor” dedi. “Çocuğu ödüllendirmek ya da cezalandırmak için para kullanılmamalıdır” diyen Sayım, “Ödüller övgü, hediye ya da zaman paylaşımı gibi cezalar da mahrum etme şeklinde düzenlenmelidir” diye açıklıyor.


by kadınadası

TESETTÜR SÜRÜŞÜ

TESETTÜR SÜRÜŞÜ

Yıllar içinde şunu öğrendim, ben ne dersem diyeyim senin benim yazdıklarımdan anlayacağın kendi kapasitenle doğru orantılı.



Aradan geçen yıllara rağmen, köşe yazısı yazdığım onca yayına rağmen hala “neden yazacağım değil yazıcam diyorsun” diyenler var mesela, hala “konuşma diliyle yazmak benim yöntemim” kısmını anlatamadım. Buradan yola çıkarak –girizgah yapacağım ama- bir işe yaramayacağını biliyorum.



Yine de;



Şimdi okuyacağınız yazının din, dil, ırk konusuyla ilgisi yok. Tamamen bir trafik sorunsalı okuyacaksınız. Kimsenin inancına, duruşuna, yaşam alanına, fraksiyonuna, tercihlerine dalmak gibi bir derdim yok. Ailem değilseniz beni ilgilendirmiyor ne yaptığınız... Gerçekten...



XXX



Farklı zamanlarda trafikte yaşadıklarımı yazıyorum. 18 yaşımdayken ehliyet aldım, ondan beri de araba kullanıyorum (40 yaşımdayım) ve trafikte türlü çeşit hadise yaşıyorum. Özellikle kadın şoförlerden ve minibüs şoförlerinden sıklıkla şikayet ettiğimi de bilen biliyor. Bir şey değiştirebiliyor muyum? Elbette hayır, ama söylenip rahatlıyorum işte...



Dümdüz yolumda gidiyorum sevgili okur. Sağa sinyal vermeye başlıyorum, belli ki sağa dönecem dimi? Ancak ben sinyal vermiyormuşum gibi bir araç direksiyonunu kırıp beni “sağlıyor” ve neredeyse çarpışıyoruz. İkimiz de kornalara abanıyoruz. Araç bir müddet gidiyor, camları koyu renk olduğu için içini göremiyorum. Ben sağa geçiyorum ancak bir şerit daha sağa geçicem tekrar sinyal veriyorum ve az evvel beni sıkıştıran araç tekrar önümü kesiyor ve çarpışmamak için ani fren yapıyorum, o da aynı şekilde...



Bahçeşehir’in içindeyiz, daha “gerçek trafiğe” çıkamadık, birbirimizi öldürmezsek çıkıcaz ama bu arabayla aynı yolda gidebilmemiz için önce konuşarak anlaşmamız gerektiğini düşündüğümden arabadan iniyorum.



Diğer araba camını indiriyor ve içerde bir kadın var. Tesettürlü...



Çoktan bağırıcam ama kadının tesettürlü olduğunu görünce duraklıyorum. Çünkü konumuz trafik kuralları ancak ne dersem diyeyim “pis ulusalcı faşist” olmaktan kurtulamayacağım gibi bir önyargı içindeyim. Elimden geldiğince sakin bir şekilde;



Ben: Şu görmüş olduğunuz aynalar arkaya bakmak, yanları kontrol etmek için. Bunlara bakarsanız arkanızda sinyal vermekte olan aracı görüp önünü kesmezsiniz.

Sürücü: Baktım ama görmedim

Ben: Mümkündür, kör noktanızda kalmış olabilirim, bu –aynalarda araç kontrol sistemi yoksa- olan bir şey. Bu sebeple başınızı hafifçe döneceğiniz yana çevirip o tarafımda bir araç var mı diye kontrol etmeniz gerekiyor ki arkanızda sinyal vermekte olan aracı göresiniz.

Sürücü: Size mi sorucam nasıl araba kullanıcağımı hanımefendi? Siz arkadan geliyorsunuz yola bakın araya girmeyin.

Ben: Ben araya girmedim hanımefendi. Siz döneceğinize dair hiçbir işaret vermediğiniz için benim içime doğamadı aynı tarafa döneceğimiz.

Sürücü: Görmedim diyorum arkadaşım neyi uzatıyorsun?



Beni tanıyorsunuz (tanıyan tanıyor yani) düşündüğüm şeyi söylemezsem boğazımdan sıkıyorlar gibi oluyorum.



Ben: Neden göremediğinizi biliyorum bunu size söyleyip benzer şeyler yaşamanızı engelleyebilirim ancak beni yanlış anlamanızdan endişe ediyorum.

Sürücü: ........

Ben: Siz beni yanlış anlayacaksınız ama ben yine de söyliycem. Çünkü belli ki bu yolu birlikte kullanmaya devam edicez ve ben yarın sabah da benzer bir şey yaşamak istemiyorum. Başörtünüzün şakaklarınıza gelen kısmını –en azından araç kullanırken- bir miktar içeri kıvırırsanız yan görüşünüz açılacak ve sağdan soldan geçen arabayı –çok geç olmadan- görebileceksiniz. Ancak şu anki haliyle örtünüz yüzünüzden o kadar öndeki yanları kapatıyor ve bu araba kullanırken çok tehlikeli bir şey.

Sürücü: ..............

Ben: Bunu bir düşünün. İyi yolculuklar.



Dedikten sonra arabama geri döndüm. Yolumuza devam ettik.



Bu yazıyı yazdım çünkü buradan da bu ikazı paylaşmak istedim. Dini inanışlar çerçevesindeki davranış biçimleri beni ilgilendirmiyor, herkesin kendi bileceği iş.



Ancak sağdan ve soldan yüzün önüne geçen ve yan görüşü tamamen kapatan örtünme modeli araç kullanırken çok tehlikeli olabiliyor. Araç kullanırken örtünün o kısımlarını az içeri alır ve aynalarla birlikte hafifçe geriye bakarak (görüşü açtıysanız kafayı komple sağa sola çevirmek gerekmiyor) arkanızı kontrol ederseniz yolda kimsenin önünü kesmezsiniz. Bu arada döneceğiniz yöne sinyal vermeyi de unutmazsanız kimse size göbekten çarpmaz kolay kolay.



Şakaklarınızı görünce fena halde tahrik olacağını düşündüğünüz erkek sürücülerden endişelerinizi anlıyor ve saygı duyuyorum elbette.



Ancak araba kullanan tüm erkekleri hadım edemeyeceğimize göre, etrafınızı görebilecek şekilde araba kullanmak trafik kazalarını önlemek için iyi bir fikir olabilir.



Hadi selametle...


by kadınadası

ÇOCUKLAR ASTIMLA KISITLANMASIN

ASTIMLA KISITLANMASIN

21. Yüzyılın salgın hastalıklarından biri olan ve özellikle her 10 çocuktan birinde görülen alerjik astımın, aileleri olumsuz etkileyen hastalıklardan biri olduğunu belirten Alerji Uzmanı Prof. Dr. Yonca Tabak, “Astım, tekrarlayan bronş daralması ile seyreden bir hastalıktır. Daha çok çocuklarda görülen astım hastalığının %90 nedeni alerjidir”dedi.

Günümüzde her 10 çocuktan birinin alerjik astımının olduğunu belirten Prof. Dr. Yonca Tabak, doğum süreci ile birlikte bağışıklık sistemindeki dengenin sağlanmasının gerektiğine ve normal doğan bebeklerde alerjik astım görülme olasılığının daha az olduğuna dikkatleri çekti.

Astım Hayatınızı Kısıtlamasın

Çocuklarda astım hastalığının bütüncül tedavi gerektirdiğini ve bununda dört basamaktan oluştuğunu belirten Prof. Dr. Yonca Tabak “ Çevre düzenlemesinden ilaç tedavisine, dilaltı damla aşı tedavisinden, reflü kontrolüne kadar tüm bu dört basamaktan biri eksik kaldığında bile astımın erişkin hayata uzaması olasılığı artar.” diyerek tedavinin önemini belirtti.

Astımın Dört Dörtlük Tedavisi Nasıl Olmalıdır?

Çevre düzenlemesi: Alerjik olunan maddeden ve alerji dışı astım atağı tetikleyicilerinden uzak durmak tedavinin ilk adımı olmalıdır. Çocuklarda en sık alerji ev tozu akarlarına karşı gelişir. Bu nedenle alerjik astımı olan çocukların evinden halıların uzaklaştırılması, yatak ve yastığa akar geçirmeyen özel alerji kılıfları takılması gerekir. Çocuğun evinin hiçbir yerinde sigara içilmemelidir.
İlaç tedavisi: Alerjik astımı olan çocukların ilk planda hızlı etki eden sprey ilaçlarla atak geçirmeyecekleri hale getirilmesi gerekir. Bu ilaçlar çok düşük doz, kana karışmayan kortizon içerir. Uygun dozda kullanıldığında yan etki riski olmaz. İlaçların başlanıp kesilme kararı alerji uzmanınca verilmelidir. Alerji konusunda kökten çözüm sağlandıkça ilaçlar yavaş yavaş azaltılarak kesilmelidir.
Dilaltı Damla aşı tedavisi: Alerji bağışıklık sisteminin yanlış çalışmasına bağlı gelişir. Alerji kökten çözülmedikçe astım devamlı ilaçla baskılanmak zorunda kalınır. Alerjinin kökten çözümü aşı tedavisidir. Çocuklarda aşı tedavisi yan etki riski olmaması nedeniyle dil altı damla olarak tercih edilir. Uygulama ailelerce evde yapılır. Tedavi süresi 3-5 yıldır.
Reflü kontrolü: Astım doğası gereği çocuklarda yüzde 80 mide başı gevşekliği ile seyreder. Mideden yukarı soluk borusuna ve akciğerlere kaçan mide asidi astımı kötüleştirir. Bu nedenle reflüden koruyucu beslenme astım tedavisinin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Reflüyü artırıcı kakaolu çikolata, kek ve benzeri gıdalardan kaçınmak, gece yatmadan önce en az iki saat süt de dahil olmak üzere çocuğa yemek yedirmemek gerekir.


BY kadınadası