Thomas Gordon'a ve EAE'ye Neden Takmışım Kafayı?
Eleştiriler alıyorum. Bazen açıkça, bazen imayla, bazen sadece bakışlarla.. Ben neden kaç senedir bir "yabancı yazar" olan Thomas Gordon'un Etkililik Eğitimi hakkında yazılar yazıyorum? Habire bu öğretiyi öğrenmeye uğraşıyorum, anlamaya çalışıyorum, anlatmaya çalışıyorum, didiniyorum çırpınıyorum falan. Ki bir de dindar bir insan olarak biliniyorum..., neden yabancı kökenli bir öğretiyi bu kadar hayranlıkla öğrenmeye çalışıyorum.
Biliyosunuz bu hafta kutlu doğum haftası. Hazır siyasi partilerin liderleri dahil herkes Hz. Peygamber hakkında çıkıp konuşuyor ne güzel. Ben de Hz. Peygamberin çocuklarla olan ilişkilerinden bahs edeyim. Yabancı kökenli (!) bir öğretiyi nasıl hiç çekinmeden benimsediğim anlaşılsın. En kısa şekilde anlatmaya çalışayım.
Eleştirenlerin bir çoğu şöyle düşünüyor; "Çocuğu fazla şımartmayacaksın, enaniyetini şişirmeyeceksin efendim. Haddini bilecek çocuk. Ara sıra bağırıp nefsini dizginleyeceksin. Tepene çıkarmayacaksın. Hatta su isterse hemen vermeyeceksin, biraz bekleteceksin. Terbiye edeceksin. Batılı yazarlar hep çocuğu şımartmayı, çocuğa değer vermeyi öğütlüyor. Onları dinlersek çocuk tepemize çıkar. Çocukla iletişim kurmak için eğitim almak falan da ne kadar saçma ve abes şeyler. "
Bu ve benzer düşüncelerin sahipleri galiba Hz. Peygamberi hiç tanımıyorlar...
En başta o peygamberin
"İlim Çin'de dahi gidip alınız"
dediğini bilmiyorlar.
"İlim müminin yitik malıdır, nerede bulursa orada alır"
hadisine çok yabancılar. Thomas Gordon'un keşf ettiği EAE (Etkili Ana Baba Eğitimi) ve tabiri caizse "iletişim bilimi" benim yitik malım gibiyse, malımı bulduğumda hasretle sahiplenmemden daha doğal ne olabilir?
Burada bir parantez açalım. Gordon öğretisi ispat edilmemiş bir soyut fikir, yorum ya da deneyimlenmemiş bir teori değildir. Bilim adamları labaratuar ortamında bir deneyi yapıp sonucunu nasıl gözüyle görüyorsa, ve hatta buna göre bir formül buluyorsa Gordon da binlerce ailenin üzerinde deneyimleyerek, bulduğu yöntemlerin uygulanabilirliğini test etmiş ve olumlu sonuçlarını kayıt etmiştir. Bana göre Einstein'in bir fizik formülü bulması gibi, iletişim formülleri bulmuştur. Benim ve herkesin Yaratıcısı'nın insanların kalbine koyduğu iletişim kanunlarını bulmuştur.
.............................. .........
Gordon öğretisinde Hz. Peygamberin davranışlarına uyan noktalara bakalım biraz.
Hz. Enes (Annesi tarafından çocukken Hz. Peygamber'in yanına hizmet etmesi için verilmiştir) şöyle anlatıyor:
"Ben Hz. Peygambere senelerce hizmet ettim. Vallahi bir defa olsun yaptığım bir iş için 'Niçin yaptın?' yapmadığım bir iş için 'Niçin yapmadın?' dediğini hatırlamıyorum.
"Bana hiçbir zaman kötü söz söylemedi. Fiske vurmadı. Azarlamadı, yüzünü bile asmadı."
"Hz. Peygambere on sene hizmet ettim. Vallahi, bana 'Öf bile demedi. Yapmakta geciktiğim veya yapmadığım bir emrinden dolayı beni azarlamadığı gibi, ailesinden azarlayan olursa, onlara da, 'Ona dokunmayın. Bu işi yapması takdir edilmiş olsaydı yapardı' buyururdu."
Bunun gibi örnekler sayısız. Hz. Peygamber sadece Hz. Enes'e değil herkese (eşine, öz çocuğuna, arkadaşlarına) böyle davrandığı kitaplarda tafsilatıyla yazılmış. Hz. Peygmaber insanları yargılamadan, yaftalamadan, hesap sormadan (can ve mal meseleleri hariç) kabul ederek kucaklamış olmasa, insanlar üzerinde bu kadar tesir bırakmazdı zaten. Hz. Peygamber ile tanışıp konuşan her insanın "Galiba en çok beni seviyor" hissini yaşadığı da rivayetlerde var. Evet, bu çok şaşırtıcı bir KABUL derecesini gösteriyor bence.
KABUL, Gordon'un Etkililik eğitiminin temel metaforlarından birisi. Hz. Peygameberin sayısız davranışından "insanları olduğu gibi KABUL ettiği" anlamı çıkarken, KABUL talimi yaptıran bir eğitim almayı abes bulanları, hayatları boyunca yaptıkları abes işleri düşünmeye davet ediyorum.
.............................. .......
Hz. Peygamber'in dinleyişi:
"Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi. Hz. Peygamber ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığında, karşısındaki kişi elini çekmeden Hz. Peygamber elini çekmezdi. Biriyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça Hz. Peygamber o kimseden yüzünü çevirmezdi."
"Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmazdı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere ayağa kalkmadan sohbetine devam ederdi."
Çocuğa değer verip dinlemeyi "batılı bir tarz" sanan insanlar, Hz. Peygamberin hem çocukların hem yetişkinlerin yanında "nasıl bir dinleyici" olduğunu öğrenseler, dut yemiş bülbüle dönüp hayatları boyunca hiç konuşmayıp hep dinleyecekler sanıyorum.
Devam edelim:
"Medineli bir çocuk gelir, Hz. Peygamber'in elinden tutar, istediği yere götürürdü. Hz. Peygamber, gitmem demezdi."
Dinlemeyi öğrenmek, hem de içtenlikle tüm yönelişimizle dinlemeyi bir hal haline getirmek de Gordon öğretisindeki başlıca becerilerden birisi.
Aklıma gelen diğer rivayetleri kısaca aktarıyım, çocuklara olan ilgisine ve duyguları önemsediğine dair:
Hz. Peygamber cemaate namaz kıldırırken torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in sırtına çıktıkları ve namazda cemaatin çok şaşırmasına neden olacak kadar secdeyi uzattığını, namaz bitince de çocukların oyununu düşünerek böyle yaptığını açıkladığı rivayetlerde var. Bir rivayette çocukların keyfinin bozulmasını istemediğini söylüyor.
Yolda gördüğü çocuklara açıkça "Ben sizi çok seviyorum" dediği,
Kuşu ölen bir çocuğa taziye ziyaretine gittiğini,
Üzgün gördüğü bir çocuğun üzüntüsünün sebebini etrafa sorup ilgilendiğini,
Sadece aile bağı olan çocuklar değil tüm çocuklara çok ilgi alaka gösterdiğini,
Çocukları sıkca öptüğünü ve öpmemeyi merhametsizlik olarak tarif ettiğini,
hadis kitapları yazıyor.
Yetişkinlerin duygularını önemsediği gibi çocukların duygularını da hiç bir zaman hafife almadığını, tersine çok üzerinde durduğunu gösteren rivayetler dolu, hepsini buraya yazmam zor. Kendi duygularını muhatabını çok etkileyecek çarpıcı bir şekilde açığa vurduğuna dair de çok.
Duyguları tanımak, kendi duygularımızı yansıtmak ve karşımızdakinin duygularını fark edebilmek EAE'nin en temel konularından birisi.
Ne diyeyim.
Büyüklerin yanında çocuk sevmeyi ayıp sayan bir geleneğin ve söylemin, sevdiğini her zaman çekinmeden ifade eden, duygularını asla gizlemeyen bir peygamberin dininden doğmadığını anlamak için, yabancı yazar söylemini bırakıp Hz. Peygamber'e olan yabancılığı gidermek lazım.
...........................
Aslında bunca sene EAE'yi anlama çabasıyla yazılar yazdığım halde, 4 hafta önce başlayan Birsen Özkan'la grup çalışmamız sayesinde anladım ki, EAE'yi yüzyüze ve grup içinde, her hafta bir konuda pratik yaparak bir eğitim olarak alınca ve yaşayınca, hayata etkisi çok daha fazla oluyor. Şimdiden evdeki bir çok sorunumuz yerini iletişimin sıcaklığına bırakmaya başladı.
Bu durum, EAE'yi iyice öğrenip sindirdikten sonra insanlara yüzyüze anlatma isteği ve hayaliyle dolmama neden oluyor.
Eleştiriler alıyorum. Bazen açıkça, bazen imayla, bazen sadece bakışlarla.. Ben neden kaç senedir bir "yabancı yazar" olan Thomas Gordon'un Etkililik Eğitimi hakkında yazılar yazıyorum? Habire bu öğretiyi öğrenmeye uğraşıyorum, anlamaya çalışıyorum, anlatmaya çalışıyorum, didiniyorum çırpınıyorum falan. Ki bir de dindar bir insan olarak biliniyorum..., neden yabancı kökenli bir öğretiyi bu kadar hayranlıkla öğrenmeye çalışıyorum.
Biliyosunuz bu hafta kutlu doğum haftası. Hazır siyasi partilerin liderleri dahil herkes Hz. Peygamber hakkında çıkıp konuşuyor ne güzel. Ben de Hz. Peygamberin çocuklarla olan ilişkilerinden bahs edeyim. Yabancı kökenli (!) bir öğretiyi nasıl hiç çekinmeden benimsediğim anlaşılsın. En kısa şekilde anlatmaya çalışayım.
Eleştirenlerin bir çoğu şöyle düşünüyor; "Çocuğu fazla şımartmayacaksın, enaniyetini şişirmeyeceksin efendim. Haddini bilecek çocuk. Ara sıra bağırıp nefsini dizginleyeceksin. Tepene çıkarmayacaksın. Hatta su isterse hemen vermeyeceksin, biraz bekleteceksin. Terbiye edeceksin. Batılı yazarlar hep çocuğu şımartmayı, çocuğa değer vermeyi öğütlüyor. Onları dinlersek çocuk tepemize çıkar. Çocukla iletişim kurmak için eğitim almak falan da ne kadar saçma ve abes şeyler. "
Bu ve benzer düşüncelerin sahipleri galiba Hz. Peygamberi hiç tanımıyorlar...
En başta o peygamberin
"İlim Çin'de dahi gidip alınız"
dediğini bilmiyorlar.
"İlim müminin yitik malıdır, nerede bulursa orada alır"
hadisine çok yabancılar. Thomas Gordon'un keşf ettiği EAE (Etkili Ana Baba Eğitimi) ve tabiri caizse "iletişim bilimi" benim yitik malım gibiyse, malımı bulduğumda hasretle sahiplenmemden daha doğal ne olabilir?
Burada bir parantez açalım. Gordon öğretisi ispat edilmemiş bir soyut fikir, yorum ya da deneyimlenmemiş bir teori değildir. Bilim adamları labaratuar ortamında bir deneyi yapıp sonucunu nasıl gözüyle görüyorsa, ve hatta buna göre bir formül buluyorsa Gordon da binlerce ailenin üzerinde deneyimleyerek, bulduğu yöntemlerin uygulanabilirliğini test etmiş ve olumlu sonuçlarını kayıt etmiştir. Bana göre Einstein'in bir fizik formülü bulması gibi, iletişim formülleri bulmuştur. Benim ve herkesin Yaratıcısı'nın insanların kalbine koyduğu iletişim kanunlarını bulmuştur.
..............................
Gordon öğretisinde Hz. Peygamberin davranışlarına uyan noktalara bakalım biraz.
Hz. Enes (Annesi tarafından çocukken Hz. Peygamber'in yanına hizmet etmesi için verilmiştir) şöyle anlatıyor:
"Ben Hz. Peygambere senelerce hizmet ettim. Vallahi bir defa olsun yaptığım bir iş için 'Niçin yaptın?' yapmadığım bir iş için 'Niçin yapmadın?' dediğini hatırlamıyorum.
"Bana hiçbir zaman kötü söz söylemedi. Fiske vurmadı. Azarlamadı, yüzünü bile asmadı."
"Hz. Peygambere on sene hizmet ettim. Vallahi, bana 'Öf bile demedi. Yapmakta geciktiğim veya yapmadığım bir emrinden dolayı beni azarlamadığı gibi, ailesinden azarlayan olursa, onlara da, 'Ona dokunmayın. Bu işi yapması takdir edilmiş olsaydı yapardı' buyururdu."
Bunun gibi örnekler sayısız. Hz. Peygamber sadece Hz. Enes'e değil herkese (eşine, öz çocuğuna, arkadaşlarına) böyle davrandığı kitaplarda tafsilatıyla yazılmış. Hz. Peygmaber insanları yargılamadan, yaftalamadan, hesap sormadan (can ve mal meseleleri hariç) kabul ederek kucaklamış olmasa, insanlar üzerinde bu kadar tesir bırakmazdı zaten. Hz. Peygamber ile tanışıp konuşan her insanın "Galiba en çok beni seviyor" hissini yaşadığı da rivayetlerde var. Evet, bu çok şaşırtıcı bir KABUL derecesini gösteriyor bence.
KABUL, Gordon'un Etkililik eğitiminin temel metaforlarından birisi. Hz. Peygameberin sayısız davranışından "insanları olduğu gibi KABUL ettiği" anlamı çıkarken, KABUL talimi yaptıran bir eğitim almayı abes bulanları, hayatları boyunca yaptıkları abes işleri düşünmeye davet ediyorum.
..............................
Hz. Peygamber'in dinleyişi:
"Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi. Hz. Peygamber ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığında, karşısındaki kişi elini çekmeden Hz. Peygamber elini çekmezdi. Biriyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça Hz. Peygamber o kimseden yüzünü çevirmezdi."
"Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmazdı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere ayağa kalkmadan sohbetine devam ederdi."
Çocuğa değer verip dinlemeyi "batılı bir tarz" sanan insanlar, Hz. Peygamberin hem çocukların hem yetişkinlerin yanında "nasıl bir dinleyici" olduğunu öğrenseler, dut yemiş bülbüle dönüp hayatları boyunca hiç konuşmayıp hep dinleyecekler sanıyorum.
Devam edelim:
"Medineli bir çocuk gelir, Hz. Peygamber'in elinden tutar, istediği yere götürürdü. Hz. Peygamber, gitmem demezdi."
Dinlemeyi öğrenmek, hem de içtenlikle tüm yönelişimizle dinlemeyi bir hal haline getirmek de Gordon öğretisindeki başlıca becerilerden birisi.
Aklıma gelen diğer rivayetleri kısaca aktarıyım, çocuklara olan ilgisine ve duyguları önemsediğine dair:
Hz. Peygamber cemaate namaz kıldırırken torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in sırtına çıktıkları ve namazda cemaatin çok şaşırmasına neden olacak kadar secdeyi uzattığını, namaz bitince de çocukların oyununu düşünerek böyle yaptığını açıkladığı rivayetlerde var. Bir rivayette çocukların keyfinin bozulmasını istemediğini söylüyor.
Yolda gördüğü çocuklara açıkça "Ben sizi çok seviyorum" dediği,
Kuşu ölen bir çocuğa taziye ziyaretine gittiğini,
Üzgün gördüğü bir çocuğun üzüntüsünün sebebini etrafa sorup ilgilendiğini,
Sadece aile bağı olan çocuklar değil tüm çocuklara çok ilgi alaka gösterdiğini,
Çocukları sıkca öptüğünü ve öpmemeyi merhametsizlik olarak tarif ettiğini,
hadis kitapları yazıyor.
Yetişkinlerin duygularını önemsediği gibi çocukların duygularını da hiç bir zaman hafife almadığını, tersine çok üzerinde durduğunu gösteren rivayetler dolu, hepsini buraya yazmam zor. Kendi duygularını muhatabını çok etkileyecek çarpıcı bir şekilde açığa vurduğuna dair de çok.
Duyguları tanımak, kendi duygularımızı yansıtmak ve karşımızdakinin duygularını fark edebilmek EAE'nin en temel konularından birisi.
Ne diyeyim.
Büyüklerin yanında çocuk sevmeyi ayıp sayan bir geleneğin ve söylemin, sevdiğini her zaman çekinmeden ifade eden, duygularını asla gizlemeyen bir peygamberin dininden doğmadığını anlamak için, yabancı yazar söylemini bırakıp Hz. Peygamber'e olan yabancılığı gidermek lazım.
...........................
Aslında bunca sene EAE'yi anlama çabasıyla yazılar yazdığım halde, 4 hafta önce başlayan Birsen Özkan'la grup çalışmamız sayesinde anladım ki, EAE'yi yüzyüze ve grup içinde, her hafta bir konuda pratik yaparak bir eğitim olarak alınca ve yaşayınca, hayata etkisi çok daha fazla oluyor. Şimdiden evdeki bir çok sorunumuz yerini iletişimin sıcaklığına bırakmaya başladı.
Bu durum, EAE'yi iyice öğrenip sindirdikten sonra insanlara yüzyüze anlatma isteği ve hayaliyle dolmama neden oluyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız için teşekkürler.