“Osmanlılık” akımı aynı şekilde türk Tarihinin Osmanlı imparatorluğu döneminde saptırılma ve unutulmaya bırakılma tarzında da büyük bir etkiye sahip oldu. İmparatorluk, Anadolu ve Rumeli’den müslüman türkler ve hristiyanlar, kendi türk yapılarını az çok unutmuş unsurlar ve türk-olmayan unsurlardan oluşmuştu. Osmanlı Devletinin politikası, İslamiyet ilkesine yeni bir ulusal oluşum olarak tanıtmayı istediği Osmanlılığı ekleyerek, İmparatorluğun sunduğu tuhaf durumu ve bunun bileşiminden kaynaklanan homojen yapı eksikliğini iyileştirmeyi amaçlıyordu. İşte bu sebeple “Türk” terimi neredeyse tamamen tarih kitaplarından kayboldu, aynı şekilde, Devletin en yüksek görevlerini türk-olmayan unsurlara tahsis etmek de giderek bir gelenek haline geliyordu. Gerçekten de, yaklaşık bir yüzyıl süren bu akımın sonunda, Saray ve çevresinden oluşan bir ulus örneği, ulus minyatürü ortaya çıktı –ve bu örnek, bu tür bir tecrübenin ruhtan ve idealden yoksun bir halkı tehlikeye attığını kanıtladı.
Osmanlı hanedanlığı, islamiyetten önceki Türklerin varlığını unutulmaya mahkum etmeyi istediği gibi, kendisinden önce bir türk Devleti ya da ulusundan söz edilmesine de katlanamıyordu. Bu akım, özellikle Tanzimattan sonra, Devlet adamları ve osmanlı entelektüelleri tarafından öyle çok aşırıya götürüldü ki, büyük bir vatansever olarak görülen tarihçi ve şair Namik Kemal şöyle yazmakta tereddüt etmemişti:
“Bizler bu Osmanlı kabilesinin ihtişamlı torunlarıyız –ki bir kabileden dünyanın muzaffer bir Devletini yarattılar. “
Tıpkı sayısız diğerleri gibi Namık Kemal bu dizelerde, abartılı bir üslupla, Osmanlı ismini alan yeni türk İmparatorluğunun bir kabilenin ve bir ailenin kalıntılarının eseri olduğunu tekrarlıyordu ve bir türk ulusunun varlığını, Osmanlı hanedanlığından çok önce kökleri Anadolu ve Rumeli’ye dayanan bu büyük türk ırkının varlığını yadsıyordu. Şimdilik çok daha eskilere dayanan tarihle ilgilenmeyelim. Anadolu’nun bir uçtan diğerine, bu denli kısa bir sürede yapılmaları hayret uyandıran parlak Selçuklu uygarlığının muhteşem anıtlarıyla süslendiğini düşündüğünüzde; ve yüzyıllar boyu, tam da İstanbul’un surlarında başlayıp ve Orta Avrupanın sınırlarına kadar uzanan istilaları, ayrıca bunların yarattığı ard arda Devletleri ve uygarlıkları düşündüğünüzde, her seferinde milyonlarca insanın, Hun, Avar, hazar, Bulgar, Magyar, Peçenek, Oğuz ve Kuman türklerinin yardımıyla gerçekleşmişti, yeni büyük İmparatorluğun ünlü osmanlı efsanesi “450 çadırdan” doğduğuna dair gülünç iddianın, İmparatorluğun kökenine dair, Devlet tarafından benimsenen resmi bir versiyonu olarak sınıfların resmi kitaplarına sunulabilmesine yol açan cehaletin derinliği ve aptalca bir körleşmeye karşı hayrete düşmekteyiz. Bizim kendi kuşağımız Monarşinin son yirmibeş yılı boyunca bu şaşırtıcı eğitim yönteminin şahidi ve konusu olmadı mı?
1918 Anayasasının ilan edilmesiyle birlikte, Osmanlılığın diğer bir deyişle osmanlı hanedanının çevresinde çeşitli unsurlardan oluşan bir Osmanlı ulusu yaratma ütopyası, gerçekleşmiş oluyordu. Gerçekten de Türkler ve türk-olmayan unsurlar, her biri kuşkusuz belirli bir bakış açısını izleyerek mutlakiyetin yıkılmasını, otuz yıllık bir sürgünden sonra Anayasnın geri dönüşünü ve tüm osmanlı unsurlarının temsil edileceği bir osmanlı meclisini biraz şaşkın bir memnuniyetle karşılamıştı. Hocalar ve rahipler birbiriyle kucaklaşıyor, Rum ve Ermeni patrikleri Şeyh ül-İslam ile birlikte uzun süre ayrılığın üzüntüsünü yaşamış ve birdenbire buluşan üç dostun manzarasını sunuyordu, öte yandan “komitacı” Türk, Rum, Bulgar, Ermeni, Arnavut ve Araplar da ortak bir ideali gerçekleştiren arkadaşlar gibi birbirini kutluyordu. Böylece bu manzara, “osmanlı ulusunu” gerçekleşen bir olgu kılıyordu. Osmanlılık politikası ve özellikle Tanzimattan sonra gelen Devlet adamları ve entelektüellerin çabaları dolayısıyla boşuna değildi. Anayasa, örneğin çeşitli unsurlar arasında karşılıklı sevgi ve bu unsurların ülke işlerinin yönetiminde buldukları memnuniyet gibi en sağlam temeller üzerinde osmanlılık yapısını yükseltmeye başlamıştı.
Fakat bu rüya kısa ömürlü oldu. Beş ay ancak geçmişti ki bu kutlamanın davetlileri bir rahatsızlıkla uyandı ve bu dönemde olup biten her şeyi ölçüsüz bir sarhoşluğun çılgınlıkları olarak gördü. Bunun üzerine, rahatsızlığını gidermek ve taze hava solumak için herkes osmanlılık zihniyetinin kristal sarayından kendini dışarı attı –ve bu da bir “elveda” demeden gerçekleşti.
Gazi Mustafa Kemal’in türk tarihini bulduğu durum işte budur.
FASİKÜL 1– SAYFA 1
Çeviri: Anita Tatlıer
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız için teşekkürler.